Gülümser Heper’in yeni romanı Mevlana’yı ve günümüz Mevlanacılarını eleştiriyor

Gülümser Heper, Mevlana, Mevlanacılar

                “Devleti Tanrı nizamının bir parçası olarak tanımlayacak bir birikimin
                 bu topraklarda, bu millette bir zamanlar tecessüs etmiş olması
                 ne kadar da gurur vericiydi.”
(Gülümser Heper, Akıl mı Sezgi mi?)

Anadolu bugün de hem Batı (Avrupa-ABD’nin sınırımıza yaptığı ağır yığınak ve Yunanistan’ın Ege’de yaptıkları, AB’nin yıllarca bizi oyalayıp birden kendinden olmadığımızı haykırarak karşısına alması) hem Doğu’dan (Ermenistan ve İran’ın bugün yaptıkları) her an patlayacak bir savaşla kıyametin kopacağı zamanı, Batı’dan gelen laiklikle güneyinden gelen Arap/Müslüman baskısıyla kimlik/yaşam biçimi tartışması yaşıyor.

‘Bugün de…’ dedim, çünkü bundan yaklaşık bin yıl önce de aynı tehlikeyi yaşıyorduk. Örneğin 1100-1300 yıllarında Doğu’dan Haçlılar, Bizanslılar, Güneyden Eyyübiler/Araplar, Kilikya’dan Ermeniler (gözleri Bizanslıların onları kovduğu Kuzeydeki topraklarında) Kuzeyden Rum Pontuslar (ha bire Sinop dahil tüm kıyılara saldırıyor) Doğu’dan ise Harezmşahları püskürtüp gelen Moğollar… Anadolu’da ise devlet olmayı tamamlayamamış, aldıkları her bölgeyi oğulları arasında paylaşan, zayıf merkezi yapılı Selçuklu Türkleri…

Türklerin, Anadolu denen bu kutsal topraklara ayağını bastığı andan itibaren başlayan sorunların aynısını bugün de yaşıyor olması, elbette ki -ünlü deyimle- ‘jepolitik’ bir zorunluluk olarak değerlendirilebilir ama bu akademisyenlerin politikacıların değerlendirmesi olur. Yazar ve şairler sanatçılar çok daha başka bakış açıları denemeliler, başka bakmalılar.

İçinde yaşadığımız ve her ikisi de olduğumuz için yazarlarımıza 1100 -1300 yılları Anadolu’su, oldukça bakir bir alan: Yüzlerce roman yazılabilir. Neo-Osmanlıcılar demeyeyim ama Osmanlıcıların tarihimize abanması nedeniyle arada kalmış bu tarihsel dönemde, hem devlet olarak hem ‘jeopolitik’ sıkışma olarak yaşadığımız sorunların temelini eşelemek, biz yazarların sorunsalı olmalı.

ANADOLU SELÇUKLULARI DEVLET FELSEFESİ

İşte elinde bin bir marifet olan (birkaç tıp doktoru uzmanlığı, tıp profesörlüğü, gazetecilik, politikacılık vs.) yazar Gülümser Heper, Akıl mı Sezgi mi adlı romanıyla bu kez marifetlerine felsefeyi de ekleyerek bu çetin tarihsel cangıla dalıyor ve günümüz Türk romanına yeni zenginlikler katıyor.

Tarihle bugün arasındaki uzak ilişki bir kamera titizliğiyle yakına getiriliyor: Bu tarihsel zeminde Türk devletinin kuruluşunun temeline yapışmış (ve bugüne dek gelen!) iki devlet felsefesinin ilk ortaya çıkışı konu edilip bugüne göndermelerle tartışılıyor.

Fakültenin bodrum katında odası olan kahramanımız Profesör Fikret’e bir kargoyla eski bir kitap ve ona iliştirilmiş yeni bir notla başlıyor roman.

Oldukça şiddetli ve keskin ifadeler taşıyan mektupla, daha ilk sayfalarda “Mevlevilik” eleştirilmeye ve romanın ana konusu ortaya çıkmaya başlıyor:

“Mevleviler… Türklerin tarihlerinden taşıdıkları inançlarını ve geleneklerini yok ederken tarihini de ne yazık ki yok ettiler. Bu nedenledir ki dönemin türlü çeşit felsefi akımlarının ne kaynağını ne amacını tam olarak anlayabildik. Bu da bu millete pahalıya patladı. Tarihten dersler çıkaramadığımız için de binlerce yıldır savrulup duruyoruz. Bizler şimdilerde Mevleviliği, dönemin felsefi zenginliği olarak tanımlasak hatta kutsasak da gerçek hiç de öyle değil. Dünyadan ahiret hayatını belirleme işgüzarlığı gösteren, Tanrı’yı eğitimsiz bir güruhun kısır hayal dünyalarının içine hapseden Mevleviliğin devlet aklını ve varlığını nasıl tahrip ettiğini ve bu tahribatın günümüze kadar devam edebildiğini naçizane size hatırlatmak isterim. (…)” (s. 8)

Heper, Mevlevileri -bu mektuptaki keskinlikle- “yerli” olarak kabul etmiyor: “Devleti kendi tarikatları etrafında şekillendirirken temsilcisi olduğu devletlerin bir misyoneri gibi çalıştıklarına kanaatim tamdır.” (s.7)

Roman günümüzle 1100 yılları arasında geri dönüşlerle gidip geliyor; geçmişte Gıyasettin Keyhüsrev’in danışmanı Eyyübi bilgini Mecdüddin İshak kimliğinde yaşanan tartışmalar günümüzde Profesör Fikret’in Konya’da arkadaşları akademisyenler nezdinde tartışılan konu haline geliyor.

gülümser heper
Gülümser Heper

Roman bu tartışmada tarafsız değil; zaten bunca emekle yazılmış (hele tarihi roman olunca bu, normal romandan 10 kat ağır çalışmadır) her yapıtta olması gerektiği gibi bir taraf olarak kendini dayatıyor.

Selçuklularda Gıyaseddin Keyhüsrev (1. Hüküm Dönemi 1192-1196 // 2.Hüküm Dönemi 1205-1211) dönemine kadar Sultanlar, fethettikleri toprakları çocukları arasında paylaştırıyordu. ‘Melik’ler bu topraklarda kendi adlarına para bile bastırıyor hatta Sultan’dan habersiz savaş ilan edip sefere bile çıkabiliyordu. Bu sistemin gevşek yapısı, yukarda saydığım dört bir yanda bulunan tehlikeler içinde hele iki büyük tehlike Batı’da Bizans doğuda Moğollar gibi kurtların sofrasında yaşayabilmesi olanaksızdı. İşin kötüsü yaşlanan ya da hasta olan Sultan’ın yerine geçirmek istediği oğluna (melik) diğer oğullar (melikler) savaş açıyor taht kavgası geleneksel bir hal alıyordu.

Anadolu Selçuklu’larında (Büyük Selçuklu’da da böyleydi) bir “devlet felsefesi” de yoktu; yalnızca savaşıyorlardı.

PROFESÖR FİKRET – GIYASEDDİN KEYHÜSREV – MECDÜDDİN İSHAK

Profesör Fikret’e onu tarihin Anadolu Selçuklu Devleti kuruluşu dönemine götüren bir kitap kargodan geliyor. Yukarda söz ettiğim mektupla birlikte gelen kitap bu konuda çalışmalar yapmış Fikret’i derinden sarsıyor. Ve Konya’ya akademisyen arkadaşı Yaşar’ın yanına gitmek için yola çıkıyor.

Profesör Fikret’in kendisi gibi akademisyen olan ama fikir ayrılıkları yüzünden boşandığı eşi Esma bir FETÖcü! ‘Katılma onlara’ uyarısına Fikret’in, kulak asmıyor. -Ne var ki üniversitedeki görevini sürdürmeyi başarıyor yine kadın.- Profesör Fikret bir kadından ayrılmanın tek başına kalmanın melankolisini de taşıyor. Belki de tarihe bunun için sığınıyor.

Konya’da Selçuklular üzerine akademik tartışmalar içinde geçen günlerin anlatımı arasında, gerçek görüntülerle Gıyaseddin Keyhüsrev dönemine gidip bir devletin kuruluş felsefesinin oluşturulması çalışmalarını ve bu ‘aklı başında -bir felsefesi olan!- ilk Türk devletinin kuruluşunda ortaya çıkan -ve bugüne kadar Türk devletlerine musallat olan- temel sorunları tarihsel mekanları içinde anlatılıyor.

 

sultan gıyaseddin keyhüsrev
Sultan Gıyaseddin Kkeyhüsrev'in Antalya'daki heykeli / Türkiye Selçuklu Sultanı 2. Hüküm Dönemi

Kitabın tarihin derinliğindeki kahramanı, Endülüs Emevisi ailesini kılıçtan geçirmiş Abbasi Hanedanlığından nefret eden ve Gıyaseddin Keyhüsrev’a yeni devletin oluşumunda yol göstermesi için çağrılan Mecdüddin İshak. (Endülüs Emevisi olması Arap hanedanlığına düşmanlığı ilginç bir durum.)

Kitapta “Mecdüddin mi Gıyaseddin mi” bölüm bile var. Yazar bugün bizlerin Anadolu Selçukluları denince hemen Mevlânâ’yı hatırlamamız ve onu baş tacı etmemize katlanamıyor, bu romanıyla adeta isyan ediyor: Çünkü bugün biz Türkler Anadolu’da varsak bir “Farsi temsilci” Mevlânâ denen kişi sayesinde değil gizli kahraman Mecdüddin İshak’ın düşüncelerinin devlete egemen olması nedeniyle varız. -Romanın sonunda Ankara’ya dönen Fikret’e Melike tarafından maille sayfalar dolusu Mevlânâ’nın Moğollara yazdığı mektupların belgeleri geliyor.-

“Beni mazur görmenizi rica ediyorum. Selçuklu medeniyetinin en parlak dönemlerinde baba Kılıçarslan’la başlayıp oğul Gıyaseddin’le devam eden ve sonra elbette İzzeddin Keykavus’la şahlanan bir medeniyetin hocasından ve onun manevi varlığından bahsediyorum. Elbette onun devleti algılama ve irade koyma şeklini merak ediyorum. Onun tavrı, sevgisi ve öğütleriyle hareket edenler koca bir medeniyeti idare ettiler. (…) Benim algıladığım kadarıyla Mecdüddin için tek kutsal ve ilahi değer devlet idaresidir ve bahsettiğiniz kişinin varlığında sultanlar hareket alanı kazanmıştır. Burada bahsettiğiniz Mevlânâ ve felsefesi tali bir unsurdur. Ne sunmuştur neler kalmıştır, elbette bunlar tartışılır. Fakat sizlerin ısrarla Mecdüddin’i yok ilmeniz bana kısır bir tartışma boyutunda kalacağımız imajını verdi…”

“Mevlânâcılar”la günümüzün FETÖCÜleri arasında simgesel bir ilişki de kuruluyor.

“Celaleddin’in felsefesi yüzeysel ve doğmatiktir. Bence onu iyi tanımıyorsunuz…” (s194)

TÜRK DEVLET KURULUŞUNDA İKİ FELSEFE

“Allah’ın ilahi nizamını ve adaletini yaşatmak bir hedefse Türk adet ve örfü bunun için en ideal zemindi.” (s.211)

“Hayatında bir gün çalışmamış Mevlana’nın felsefesiyle karnını doyurmuş tek bir insan bana gösteremezsiniz. (…)” (s. 286)

akıl mı sezgi mi

Gülümser Heper, romanında, iki felsefeyi anlamaya, eksiklerini, yanlış bulduklarını bugüne aktararak bugün de biz Türklerin aynı yanlışları yapmamamıza çalışıyor.

Mecidüddin İshak’ın felsefesi üretime dönüktür; ticaret yollarının Selçuklular tarafından ele geçirilip işletilmesinin, bütün milletlerin kardeşçe yaşamasını sağlamanın devleti büyütüp sağlamlaştıracağına inanmaktadır.

Kayseri’deki “Yabanlu” pazarına uğrayan Mecdüddin, pazardaki “kaos ve rezalet”in arka perdesini öğreniyor:

“Kuzeydeki Rum İmparatoru Alexios Komnenos, Kıpçak ve Rus eyaletlerine ticaret akışını kasten engelliyordu. Alanya limanını ele geçirmiş İtalyan tüccarlarsa Kıbrıs Frank kralının gücünü arkasına aldığından beridir güney yolları da kapanmıştı. Keyhüsrev’in hesaplaşması gerekli iki ağır sorun kangren olmuş Yabanlu pazarının dünya ticaretindeki yerini korumak farz olmuştu (…)” (s.173)

“(…) Kuracağımız düzenin kurallarını biz belirleyeceğiz. Allah’ın özündeki ilkeleri koyarak elbette. Her Türk’e bir bir sanat ve iş sahibi olma zorunu koyacağız biiir. Usta çırak ilişkisini koyacağız ikiii. Zanatkarın kalitesini belirleyen ürettiği malın kalitesi olacak. Malın değerini biz belirleyeceğiz…” (s.179)

“Kanaatkar olmak”, “Eline, beline, diline sahip olmak”, “Nefsine hakim olmak”, “Ekmeğini alın teriyle kazanmak, alın teri dökene emeğinin karşılığını vermek…” (s.183)

“Onca saldırıya rağmen Gıyaseddin, Anadolu karası içine hapsedilmiş Türkleri, ticaret yollarına ulaştırmak için akınlarına dur durak bilmeden devam ediyordu. Ekonomik refahı güçlendirmek ve modern tarım uygulamalarını Anadolu’ya taşımak gibi bir hedefi vardı. Hıristiyan halkın tarımsal üretim modellerinin daha gelişmiş olduğunu tecrübeyle biliyordu. Menderes Ovası ve Antakya kuşatması sırasında esir aldığı beş bin Hıristiyan köylüyü Konya’ya taşıdı. Üretim seferberliği başlamış, Hıristiyan halk Türk köylülerle kaynaşmıştı. Bu birlik üretimi de aşmış Haçlılara karşı birlikte karşı koymaya kadar uzanmıştı...” (s. 38)

Burada yazar, bugün de Batı-Doğu ikileminde halimizin, Arap-Türk tartışmalarında sürüklendiğimiz kamplaşmanın temelinin Selçuklu devletinin kuruluşunda yaşandığını açık dille sergiliyor:

“Anadolu halkı Müslümanı Hıristiyanı üretimde ve savunmada birleşir birleşmez, nifak devreye girmişti: Başta kadı Tırmizi olmak üzere ulema yine din söylemine sığınmış, Keyhüsrev’in verimli toprakları Hıristiyanlara peşkeş çektiği söylentilerini çıkarmıştı. Kadı Tırmizi kalleşlik ve ihanetini son derece ustalıkla yapıyor, kendi ifadelerini başkalarının ağzından söyletiyordu...” (s.38)

(Keyhüsrev sonradan Kadı Tırmizi’yi öldürtüyor. Ancak daha sonra Mecdüddin’le bu konuyu konuşurken bunun yanlış olduğu, halk nezdinde tepki çekmemek için bu tür katliamların yapılmaması gerektiği… üzerine diyaloglar bugün için de ilginç bir öğreti olmalı.)

Kadı Tırmizi, Selçuklu devleti içinde Abbasileri (Arap/ Sünni Müslüman) temsil ediyor. Nitekim Halifenin Türkler hakkındaki düşüncesi şöyle:

“Eğip bükemediği tek insan tipi Türklerdi ve onların direncini de zaaflarını da çok iyi biliyordu; asla muhbirlik yapmazlar ancak çabuk dolduruşa gelirlerdi. Türkleri çok iyi tanıyan halife onların bu özelliklerinden faydalanarak Abbasi egemenliği ve kendi ikbali yönünde çok sağlam adımlar atmış ve Türkleri birbirine kırdırmayı çok iyi başarmıştı. Kolay değildi koca bir ırkın Asya topraklarında kurduğu iki devleti yıkmak; yıkarken de onların kendi askeri gücünden yararlanmak…” (s.116)

İHANET

Selçuklu dönemi olur da ihanetten söz etmeden geçilir mi? Kahramanımız Fikret, kişisel tarihi için bile “Keşke bu kadar ihanet görmeseydim” diye düşünüyor. “Belki de sevgideki eksiklik çağırıyordu insan ilişkilerindeki ihaneti. Öyle olmalıydı, hiçbir ihanet çağrılmadan gelmiyordu muhtemel. Esma da göz göre göre ihanet etmişti kendine. İhanet Anadolu’nun kaderi de olabilirdi. (…) Sevgisizliğin insanı bir maymuna çevirdiği ve alçalttığı mutlaktı.” (s. 142)

Gıyaseddin Keyhüsrev'in ilginç ve ibretlik bir durumu da annesinin Bizanslı olmasıdır. Rum anne yüzünden devlet ricali, kardeşleri ve ahali tarafından kolayca Rumlara Türk topraklarını peşkeş çekmekle suçlanmıştır. Bu durum bugünkü yöneticiler hakkında hem aydınlarımızca hem halkımız tarafından soy sop değerlendirmesi anımsanınca benzerlik acıtıcıdır.  

KISSADAN HİSSE

Yazar Gülümser Heper, büyük emek verdiği ve aynı coşkuyla yazdığı belli olan 330 sayfalık bu büyük romanında bugünkü Türk devletinin yolunun da Mecdüddin’in felsefesinden gitmesi gerektiğini öneriyor. Gidilecek yolu tarihten örnekle gösteriyor.

“Devletin ideolojisi sezgiler dünyasındaki Tanrıyla şekillenmeli, akılla eyleme dökülmeliydi. (…) Toplumsal kurallar ve anayasalar elindeki insanın tabiatı üzerinden şekillenmediği sürece daha çok çatışma olacağı belliydi. (…) İnsanlık şimdilerde Tanrıyı soyuttan somuta indirgemeyen felsefeler yüzünden savrulmaktaydı. Ancak devleti Tanrı nizamının bir parçası olarak tanımlayacak bir birikimin bu topraklarda, bu millette bir zamanlar tecessüs etmiş olması ne kadar da gurur vericiydi.” (s.319)

TÜRK’ÜN BİLİNMEYEN İMTİHANI’nda BAZI EKSİKLER

Kitabın eksikleri arasında söyleyebileceğim bir iki nokta var: Adı (Akıl mı Sezgi mi?) bir romanın adından çok akademik bir yazının adını çağrıştırıyor. Ayrıca romanın adının Akıl mı Sezgi mi? yoksa Türk’ün Bilinmeyen İmtihanı mı? olduğu da tam anlaşılamıyor, kargaşa yaratıyor. (Yalnızca “Akıl ve Sezgi” daha iyi olabilir miydi?)

Yazarın da dediği gibi “Bu kitap için Anadolu’da Bizans’ın, Endülüs Emevi Devleti’nin, Abbasilerin izlerini” aramak için yoğun okumalar yapılmış. Bu nedenle kitabın sonuna yararlanılan kaynakların adının konması çok iyi olurdu. Bu, hem yazarın yazdıkları konusunda kendine güvenini gösterir, hem konuyu derinleştirmek isteyenlere yön gösterirdi.

Diğer bir eksiklik de roman hep yöneticiler ve devlet erkanı arasında geçiyor. Sıradan halkın bir temsilcisi roman kahramanı -Hıristiyan ya da Türk de olabilir; bir pazarcı olabilir- bu romanı ve amacını çok iyi tamamlayabilirdi.

Akıl mı Sezgi mi?

Gülümser Heper

BÜYÜLÜDAĞ YAYINLARI

Yayın Tarihi:13.07.2022

ISBN:9786056558863

Dil:TÜRKÇE

Sayfa Sayısı:330

Cilt Tipi:Karton Kapak

Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı

Boyut:13 x 19.5 cm

Ahmet Yıldız
Gerçekedebiyat.com