Geçmişte 29 Ekim

Hipodrom, Kolej, Cumhuriyet Bayramı, 29 Ekim

29 Ekim tarihinin önemini, yani Cumhuriyet’in ne demek olduğunu, önce babamdan ardından, lise son sınıfta, tarih hocamız sıfırcı Emine’den öğrenmiştim. Hocamız, bir 29 Ekim öncesi dersinde sözü İngiltere’nin Türk düşmanı olarak bilinen Başbakanı Loyd George’a getirmiş, 1922’de Türk ordularının zaferi sonucu Anadolu’daki emelleri gerçekleşemeyen İngiliz Parlamento’sunda kendisine yöneltilen suçlama ve ağır eleştirileri şöyle cevaplamıştı:

“Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dâhi çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi?!”

29 Ekim’in ilk coşkusunu Ankara’da Mimar Kemal İlkokulu’na başladığım 1950 yılında yaşamıştım. Okulun bahçesinde toplanan öğretmen ve arkadaşlarımızla birlikte yüksek sesle söylediğimiz Cumhuriyet Marşı, içimi sevgiyle mutlulukla dolduran ilk heyecanımdı.

Cumhuriyet, cumhuriyet, en güzel şey hürriyet,

Nice zahmet, nice emek verdi sana bu millet.

Gazimin sen en büyük yadigârısın bana,

Nice zahmet, nice emek verdi sana bu millet.

Dalgalansın her tarafta şanlı Türk’ün bayrağı,

Korumaktır ve yüceltmek azmimiz bu toprağı.

Bu vatan hiç sensiz olmaz, ey güzel cumhuriyet,

Milletim öyle demiştir: “ya ölüm ya hürriyet.”

Cumhuriyet, cumhuriyet, en güzel şey hürriyet,

Nice zahmet, nice emek verdi sana bu millet.

Lise sıralarına geldiğimizde bu kez sınıfımızdaki izci arkadaşlarımızı, trampet-boru takımlarındaki dostlarımızı kıskanır olmuştuk. Trampet-boru takımı bayram sabahı Kolej semtinden Atatürk Bulvarı üzerindeki Kızılay Meydanı’na kadar yürürdü. Karşılıklı kaldırımlara doluşmuş insanlar da çılgınca alkışlarlardı onları.

O yıllarda, bayramlar biz gençler içindi sanki… Neler neler öğrenmiştik. Eğitimdi aslında, bayramlarımız… Aile, büyük aile olmaktan başlayıp ulus olmaya giden düşünceleri, sevgiyi, bir ve beraber olmanın, ortak ulusal değerlerde buluşmanın önemini, coşkusunu o yaşlarda öğrenmiştik. Beynimize daha çocukken işlenmiş bu duygularla büyümüştük.

Bayramlarda tüm okullar, askeri birlikler ve Kurtuluş Savaşı başta, yaşamda olan gazilerimizin de katılımıyla, Hipodrom ’da toplanırdık. Günün anlamını adeta beynimize mıhlayan konuşmalar yapılırdı. Namlusu şeref tribününe dönük olan tankın üzerindeki rütbeli asker Bozkurt Cumhuriyet Marşı’nın dizelerini önündeki mikrofona gür sesiyle okurdu:

“Türkler bugün Cumhuriyet temeli kurdular / O temelin hamurunu kan ile yoğurdular / hem düşmanları boğdular hem sultanları kovdular / kutlu olsun ey ulus varlık bayramımız bugün / tarihte yoktur böyle gün, en büyük bayram bugün. Boz kurtlara örnektir gazimiz / karanlıktan kurtulduk biz, aydınlığa hâkimiz / kutlu olsun ey ulus, gazi bayramınız bugün / tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün.”

Ardından bir lise öğrencisi mikrofonun karşısına geçer Orhan Seyfi Orhon’un “Gidiyor” şiirini seslendirirdi:

Gidiyor, rast gelemez bir daha tarih eşine;

Gidiyor on yedi milyon kişi takmış peşine!

Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla;

Gidiyor, göğsünü çepçevre saran bayrakla.

Gidiyor, izleri üstünde birikmiş yaşlar;

Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar.

Gidiyor, harbin o en korkulu aslan yelesi;

Gidiyor, sulhun ufuklarda yanan meşalesi!

Yine bir devir açacakmış gibi en başta o var;

Haykıran seste o var, sessiz akan yaşta o var.

Siliyor ruhunun ulviliği fani etini,

Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini.

Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça;

Büyüyor gitgide gözlerden uzaklaştıkça.

Coşturan, ağlatan şiirler okunurdu. Marşlar söylenirdi. Ve… geçit töreni başlardı. Önce okullar geçerdi şeref locasının önünden. Daha sonra gaziler ve askerler… Tankları, topları, füzeleri ile geçen ve Türkiye üzerinde kötü niyeti olanlara gözdağı, biz Türk ulusuna da güven ve gurur veren geçit törenleriydi bunlar. Hele o dört nala geçen süvariler… “Ulusal gururu” yaşardık.

Ne günlerdi o günler…

Bugünlerden “o günler”e bakmak dönüşsüz bir zamansal/uzamsal “uzaklaşma”yı duyumsatır ilk bakışta; ancak en derin “uzaklaşma” zihinsel “uzaklaşma”dır ve her “zihinsel uzaklaşma” bir “kopuş”u, bir “silinme”yi getirir beraberinde. Oysa adına ortak ya da toplumsal hafıza dediğimiz şey ortak aidiyet değerlerimizle var olur, geleceğe aktarılır. Bugün ulusal bayramlarımızı geçmişin milliyetçi söylem ve ritüelleriyle yaşamamız gerekmediği gibi, çağ değişti diye o “ulusal ruh”u yok saymamız, dahası kaybetmemiz için de bir neden bulunmuyor. Çünkü ulusal ruh, ulusal bilinç zaman ötesidir...

Cumhuriyet Bayramı’mız kutlu ve mutlu olsun!

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com