Eski kafalı adamın evliliği / Selim Esen

Selim Esen

Gülfiye teyze dayattı:

“Oğlum yapma etme, yaşın kırkı aştı. Öldüğünde arkandan ağlayacak bir kişi olsun. Gel evlendirelim seni. Papazlar bile artık tek başlarına yaşamıyorlar, el altından ne dümenler çeviriyorlar bir bilsen!”

“Olmaz,” dedim, “bu devirde benim tipimde kadın kalmadı.”

“Nasıl tipmiş o?”

“Şey… Aklı başında tip. Öyle gözü dışarıda, eli kocasının cebinde olmayan tip.”

Gülfiye teyze surat astı:

“Kadın seninle evlendi diye zindan hayatı mı yaşayacak yani? Hiç sinemaya, tiyatroya, baloya gitmeyecek, eğlenmeyecek mi? Arada bir ‘Kocacım bana Amerikan Pazarı’ndan don al!’ da demeyecek mi? Delirmişsin sen ayol.”

Somurttum:

“Sen öyle bil!..”

“O kadar eski kafalı olmasana! Gözünü açsana… Paraya para demeyen iş adamları bile ‘biri yetmez, iki olsun’ diye ter ter tepinirken senin bi tanecik bile yok. Hem sana bir şey şöyleyim mi? Bir kız var sana bitiyor vallahi.”

“O bana değil, cüzdanıma bitiyordur.”

“İki gözüm aksın ki, değil… Geceleri rüyasında Selim’im Selim’im diye seni sayıklıyormuş. Bi görsen kızı, Banu Alkan’ın şeyleri onunkinin yanında pörsümüş portakal gibi kalır canım çıksın ki… Bi de namuslu bi de namuslu… Bakkala bile yalnız gitmez. Kaç kişi istedi de varmadı. Hadi gel seni onunla baş göz edelim.”

Doğrusu on yıldır koskoca evde tek başıma yaşamak canıma yetmişti. Kavaklıdere’de baba yadigarı dört katlı Beyaz Ev, Tunalı Caddesi üzerinde iki dükkanım, Bodrum Gümüşlük’ te de bir yazlığım vardı. Evelallah ailemi geçindirebilecek, ileride olursa, çocuklarımı ele güne muhtaç etmeyecek güçteydim.

“Madem bu kadar ısrar ettin. Şu kızı bir görelim,” dedim.

Bir bahane ile kızı Beyaz Ev’e çağırdılar. Orta boylu, etine dolgun esmer bir kız. Otuz, otuz beşinde... Üzerinde yakası açık, dar ve kısa bir elbise. Az öne eğildi miydi beyaz beyaz bir şeyler adama gel, gel diye el ediyor.

Kız geçti karşımdaki koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne de atınca nereye bakacağımı şaşırdım. Maşallah, konuşkan da. Sinemadan, modadan, Türk Sanat Müziği’nden, yeni yaptırdığı döpiyes’ ten söz etti. Mahallesinin kızlarını da çekiştirdikten sonra gitti.

Gülfiye teyze, “Nasıl?” dedi.

“İyi, güzel kız ama, yaramaz!”

“İnat etme be… Niye yaramazmış?”

“Baksana, ne biçim giyiniyor. Hele bacak bacak üstüne atınca… Sonra hiç ciddi bir şey de konuşmadı ki. Yok efendim Hasan’ın eski karısı kiminle şey ediyormuş, bilmem kimin bilmem nesini Simit Dünyası’nda nasıl yakalamış… İstemem ben böyle şeyler.”

“Pekâlâ gül gibi kız işte. Hem ne de ilginç şeyler anlattı. Kulak kesildik.”

“Ya elbisesi?..”

“Elbisesinde ne var… Şimdi moda. Elbette kısa etek giyecek. Çarşafa mı dolansın yani… Biraz modern ol modern. At o eski kafayı… Yirmi birinci yüz yıldayız. Senin kafan Osmanlı’da kalmış. Hem kıza çift ikramiye almış devlet memuru gibi baygın baygın baktığını fark etmedim sanma.”

Gülfiye teyze ile epey münakaşa ettik. Sonunda onun dediği oldu, nişanlandık. Üç ay nişanlı kaldık. Her gün Simit Dünyası’na, üç defa sinemaya, üç defa da Mülkiyeliler’ e gittik. Gülfiye teyze kızın kulağını doldurmuş olmalı ki, birlikteyken açık saçık giyinmedi.

Gülfiye teyze’ ye:

“Artık evlenelim,” dedim.

Nasihat etti Gülfiye teyze:

“Aman evladım, eski kafalı olma. Modern düşün… Kaçırma bu kızı.”

Evlendik. Eski kafalı olmadığımı ispat için:

“Hanım,” dedim, “balayına çıkıyoruz.”

Gözleri sevinçle parladı.

“Sahi mi Selim’im… Nereye gidiyoruz. Londra’ya mı, Paris’e mi… Yoksa Kıbrıs’a mı?”

Oysa ben Yunan Adaları gezisi için gemi bileti almıştım. Şimdi desem ‘eski kafalı’ diyecekler.

“Londra’ya çiçeğim…”

Bankadan kredi çekip bir ay İngiltere’yi dolaştık. Karım her girdiği mağazadan elbiseler, bluzlar, ayakkabılar, montlar aldı. Ben de bir çift çorap aldım. Döndüğümüzde tam Şili Meydanı’ndaki eve yerleşeceğiz karım suratını astı:

“Aaa… Vallahi burada oturulmaz Selim’im. Kavaklıdere kötü yer… Sosyetemiz sarsılır. Şöyle Gölbaşı’nda Eymir’i tepeden gören bir yer bulsak.”

Sosyetemiz sarsılmasın, eski kafalı demesinler diye Eymir’i gören bir kat kiraladık. Geniş bir daireydi. Bir ev kadını için temizlemesi zor olurdu.

“Bir hizmetçi tutalım, ortalık işleri için,” dedi, karım ve tamamladı:

“Ya… Bir temizlikçi, bir ahçı bir de yardımcı lazım.”

Onları da tuttuk.

Gülfiye teyze de sık sık ziyaretimize geliyor:

“Aman sakın eski kafalı olma, sonra kızı kaçırırsın.”

Karımın sesine aşıktım. Onun söylediği şarkıların esiriydim. Eski kafalı diyecek diye de ödüm kopuyor, bir dediğini iki etmiyordum. Buzdolabı, çamaşır makinası, elektrik süpürgesi, bulaşık makinası, Netflix yayınlarını izlemek için bir de televizyon aldık.

Karım eskisinden de dar, açık elbiseler giymeye başladı. Haftada bir akşam ev donanıyor, kuşkonmazından İskoç viskisine kadar sofralar kuruluyor, salon konuklarla dolup taşıyordu. Foxtrot’ dan Rock n’roll’ a kadar tüm dansları öğrendim. Sabahlara kadar içip, tepiniyordum. Yeter ki, eski kafalı demesinler. Bir gün karım dert yandı:

“Utancımdan kimsenin yüzüne bakamıyorum.”

İçimden, “herhalde artık açık saçık giymeyecek. Birisi uyardı galiba,” dedim.

“Neden kimsenin yüzüne bakamıyorsun çiçeğim?”

“Herkesin otomobili var, bizim yok ta ondan.”

Ertesi haftayı otomobil aramakla geçirdik. Karım 2022 model bir Jeep Grand Cherokee beğendi. Aldık. Yeter ki, eski kafalı demesinler.

Haftada bir akşam olan dans partileri önce ikiye sonra beşe çıktı. Benim hanım, benden çok başkalarının kolunda kırıtıyor. Bir gün dayanamadım:

“Çiçeğim,” dedim, “az biraz da beni görsen.”

Kızdı:

“Amannn ne kadar eski kafalısın… Ayol ben bir ‘höst’ olarak misafirlerle dans etmeye mecburum.”

“Höst mü… Estağfurullah… O da ne demek?”

“Höst ayol… Şimdi sosyetede İngilizce konuşmak modası var. Höst demek ev sahibi demektir. Şu eski kafalılığı bıraksan da sende biraz bunları öğrensen.”

Bu arada Gülfiye teyze de bize ziyaretlerini sürdürüyor, nasihatlerini sürdürüyordu:

“Aman oğlum, sakın eski kafalı olma.”

Derken, sağdan soldan ellerinde bavullarla akrabalar akın etmeye başladı. Garip tesadüf, hepsi de genç, diri delikanlılar.

“Selim’im, yeğenim.”

Yeğen dört gün dört gece kalıp, yiyip, içip, yatıp kalkıp gidiyor. Beşinci gün suratında yeni tüy bitmiş bir başka oğlan.

“Selim’im, teyzemin oğlu.”

“Selim’im, teyzemin halasının torununun amcası…”

“Selim’im, bu bey de amcamın eniştesinin damadının kuzeni.”

Bir gece yarısı uyanıp, hanımın yatağını boş bulup, bitişikteki misafir yatak odasından sesler duyunca aklım başımdan fırladı. Sabah gün ışırken Gülfiye teyzeye gittim:

“Pes valla,” dedim, “bu kadar da olmaz.”

Uykulu gözlerle;

“Ne oldu ki?”

“Daha ne olacak senin gelin sabaha kadar amcasının eniştesinin damadının kuzeni ile yattı.”

“Eee… Ne var bunda?”

“!!!”

“Senin karın sapına kadar namuslu bir ev kadınıdır. Adamcağız taa o kadar uzaklardan misafirliğe gelmiş. Karın da yakınlık gösteriyor. Fena mı… Ayol  amma da eski kafalısın, biraz modern olsana.”

“Modern olalım ama, ya dokuz ay on gün sonra ortaya modern bir şey çıkarsa?”

Gülfiye teyze elini omuzuma koydu:

“İlahi Selim… Bu modern dünyada o çeşit modern şeylerin önüne çoktan geçildi…”

Aradan bir süre daha geçti. Bizim hanım, “Bu gece Hüsnü beylerdeyim, çarşamba gecesi Dilaver hanımdayım, Cuma, cumartesi de gelmezsem meraklanma… Necla’da kalacam” demeye başladı. Eski kafalı diyecekler diye sesimi çıkarmıyorum. Para oluk oluk akıyor… Dükkanları sattık. Villa da gitti. Hala para yetiştiremiyorum.

Hanımın “Ben bu gece Rıza amcalardayım” dediği bir gece Gülfiye teyze geldi:

“Hayrola,” dedi, “çoktandır karından şikayetçi değilsin.”

Sadece kafamı salladım.

“Artık eski kafalılığı bir yana bırakıp modern bir erkek oldun galiba.”

Yine kafamı salladım.

“Eee… Ne hissediyorsun bakalım?”

“Tepemde uzun uzun, ucu sivri sivri bir şeyler hissediyorum.”

Gülfiye teyze sevinçle ellerini çırptı:

“Oh, oh, oh… Şükürler olsun. Seni hep birlikte modern bir erkek yaptık.”

Evlendiğimizin sekizinci ayıydı. Bir sabah erkenden gezmeye çıktım. Eve dönünce bir de ne göreyim: Mahallede ne kadar erkek varsa kapıya kuyruk olmamış mı? En arkadaki adamın arkasında durdum. Sıra bana geldiğinde akşamın ‘Onu’ olmuştu. Karım beni görünce bir kaşını hafifçe yukarı kaldırıp:

“Gecenin bu saatine kadar nerelerde kaldın herif?” diye bağırdı.

“Kapının önünde kuyruktaydım…” dedim.

“Ayol sıradakilere ‘ben kocasıyım’ deseydin yerlerini sana verirlerdi. Bu eski kafalıktan ne zaman kurtulacaksın kuzum?”

Mahkeme kısa sürdü. Sekiz ayımın zehir olduğuna değil de bir türlü eski kafalıktan kurtulamadığıma yanıyorum.

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com