Zor yazı / Mustafa Yıldırım

Deneme

Zor yazı / Mustafa Yıldırım
BELİRSİZ YOLDA 

Sonunda yenildik, ama savaştık. Birlikte savaştığım Türkler, vurdumduymaz "demokrasi" maskelilerin açık-gizli ihanetiyle kahırlandılar. Kahırları onları içten vurdu ve dünyamdan ayırdılar: kanser, yorgun kalp hastalıkları ve sonunda yönetenlerin hatalarından yararlanan Çin virüsü.

Orada burada şöhret aramadan sessizce çalıştılar, sessizce savaştılar. Onlarla birlikte yaptık ne yaptıysak. Yalnızlık bir duygu değilmiş; çünkü hiçbir savaşımın tek başına sürdürülemeyeceği gerçeğinin sonucuymuş; çünkü onlarını yerini kimseler almadı.

Son Efe Türk Atası'nın Asker Makbule'si ve Asker Şerife'sinin onurlarına yakışır savaşımı kesintisiz sürdürmekti bizimkisi. Ölmeyi göze almayanların onurlarını her an pazara çıkarabildiklerini biliyorduk.

Elbette bir bedeli olacaktı sonunda utkuya ulaşılamayacağını bile bile savaşmanın.  

Şimdi sonu bilinmeyen yola çıkma zamanı!

Sizi kan uykulardan uyandırmayacağını bilsem de uyarıyorum:

Gün olur bir genç kızımız Makbule ya da Şerife olur

Şöhret hastalığına kapılmaz

Savaşımın can bedeli olduğunu bilerek yola çıkar

Belki yakında ve belki de çok çok uzun yılların ardından...

Binlerce yıl önce koptuğumuz Kongurey taygalarında.

İSTİKLAL YOLUNDA "ASKER" ŞERİFE

Alan gösterileri, yürüyüşler, topluca alıp dağıttığı kitaplar, izlediği TV programları ve giderek zifirileşen karanlık, teslim edilen adalar-deniz hakları...

Bıkkındı; "Nerede o çılgın Türkler?" diye soruyordu.

"Bir kitaba konulan ticari ad! İngiliz subayının yakıştırma sözü: Those crazy Turks!" diyecektim ki caydım; çünkü "biliyorum" demek yerine "inandım" diyenle tartışılmaz!

Kumandan'ın Atatürk'ün "cinnet-çılgınlık" sıfatına tepkisini anımsattım:

Büyük taarruz yakındı. Mecliste ateşli konuşmalar birbirini izliyordu.  Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver), bağımsızlık savaşını değerlendirirken “mukaddes cinnet” diyordu. [Türkçesiyle “kutsal çılgınlık.”]

Başkumandan yanındakine “Ne diyor bu?” dedi ve oturduğu sıradan doğrularak “Ne cinneti? Millî mücadele hesap işidir, hesap!” diye bağırdı. [Türkçesiyle yazarsak “Ne çılgınlığı? Ulusal savaşım hesap işidir, hesap!” ].

Dalıp giden arkadaşımı, anılarımla Ağustos 1969'a, İnebolu'nun deniz kıyısındaki İlişi köyüne götürdüm. İlişi, Karadeniz kıyısında Türklerin yerleştiği en eski yerlerdendi.  

TEK KOLLU DENİZCİ VE İLİŞİLİ HATİCE

İlişi'ndeki koca çınarın altında rastladım tek kollu denizciye. Önündeki küçük masaya sıralanan 10-15 bardaktaki koyu çayı, tek atarcasına bir yudumda içiyordu. İstanbul'dan kaçırılan top mermilerini, cephane sandıklarını Küre dağlarını aşarak Kastamonu Kışlasına ulaştıran kadınların kağnı kolunu ve Şerife'yi hikaye etti.

Bir an susup denizin ufuklarına dalıyor, mavi gözlerindeki ıslak pırıltıyı ayrımsayınca benim de burnum sızlıyor, gözlerim yanıyor. Sonunda yavaşça doğruldu, son bardağı da bir dikişte boşaltarak sessizce uzaklaştı.

Aklım karışmıştı, yükseklere çıkmalıydım. Su değirmenini dönünce tepeye uzanan yokuşta o genç kadını gördüm: Sırtına sardığı bebeği, sol elinde değneği, hafif öne eğilerek yürüyordu. Yaklaştım, başını şöyle bir çevirip gülümsedi.  Ona yoldaş oldum bayırda. Adı Hatice'ydi. Kocası Almanya'ya işçi gitmişti. Köyünün dertlerini, güzelliklerini anlatıyordu.

Tepenin az berisindeki çeşmeye varmıştık. Bebeğini kucağına aldı, ıslak eliyle onun alnını okşadı. Bebeği yeniden sırtına bağlarken yeşil gözlerini kısıp bana baktı; yazmasından alnına düşen kumral perçemi bir baş hareketiyle geriye attı; "Kal sağlıcakla" dedi, "köyüm tepenin ardında."  Sırtında bebeğiyle yitip giden Hatice'nin arkasından bakarken Denizcinin hikaye ettiği Şerife'yi ve bebeğini görür gibi oldum.

İSTİKLAL YOLUNDAKİ BEBEK

Halife Sultan'ın sivil kılıklı muhbirlerini atlatarak İstanbul'da gizlice boşaltılan depolardan ya da örtülü şirketler aracılığıyla alınan silahlar, cephane Karadeniz’den geçirilip İnebolu limanının açıklarına taşınıyordu. Gözü kara kayıkçılar da dalgalarla boğuşarak cephaneyi kıyıya indiriyorlardı.

Balkanlarda, Kuzey Afrika'da, Ortadoğu'da, Arabistan'da, Yemen'de, Mısır'da, Kafkaslarda, Çanakkale'de süren savaşlardan  geriye kalan genç erkekler, yeni oluşturulan ulusal orduya katılmışlar; yörede kadınlar, çocuklar, yaşlılar kalmıştı. Yaşlı gazilerin yönetiminde oluşturulan kağnı kollarında yaşlı ya da genç kadınlar ayaza, kar fırtınasına aldırmadan çıkıyorlardı İnebolu'dan yukarılara.

Yarı aç yorgun öküzlerin çektiği top mermisi, cephane sandığı yüklü kağnılar, karlarda, buzlarda günlerce taşınırken yaklaştıkça uzaklaşılıyordu Kastamonu.

Alımlı genç kadınlardandı Satıköylü Şerife. Üç aylık kızı sırtında, mavzeri omzunda, kağnının önü sıra yürüyordu. Daha bir yıl önce cepheye uğurladığı kocası aklına düştükçe birden canlanıyordu. Geciktikçe cephelerde topçuların mermisiz kalmasından endişeleniyor, yüreği sıkışıyordu. Bebeği kimi zaman ağlamasa onun varlığını unutuveriyordu.

Dağlarının ayazı dayanılır gibi değildi. Güneş, uzaklarda, soluk görünümüyle daha da üşüten soluk dolunaydı. Beyaz ıssızlık tek tük kuşların kanat sesleriyle bozuluyor bir an ve sonra yine ıssızlık...

Kağnılar yaylanın düzünde durdular. Yaşlı Gazi, şöyle bir baktı ilerilere, gerilere, göğe; “Karayel geliyor” dedi. Yorgun kadınlar, çömeldikleri yerden onun komutunu bekliyorlardı.  

Şerife, ağlayan bebeğini kollarında iki yana sallaya sallaya yaklaştı öndeki kalabalığa. “Gazi Dede” dedi, "Kışlaya varmaya ne kaldı şunun şurasında; kar bastırmadan varırız belki."

 Gazi bir şey demedi; elini kısa ak saçlarında gezdirdi; bir kez daha düşüncelere daldı. Ninelerden biri "Burada geceleyemeyiz de hani!” dedi.

Gazi, üvendiresini kağnısının önündeki kara öküze doğru sallayarak "Hadi hayırlısı! Akşama varmaz, kışlaya kavuşuruz” diye bağırdı. Doğruldu yaşlı-genç kadınlar, nodulladılar öküzlerini. Issızlık, kağnı tekerlerinin altında çatırdayan buz sesiyle, kara katranla yağlanmış teker mili yuvalarından dalga dalga yayılan gıcırtılarla dağıldı.

Şerife, peştemalıyla boynuna astığı bebeğine meme verirken gerilerde kalmıştı. Kar tek, tek, pul, pul dökülmeye başlayınca yorganı iyice örttü araları samanla pekiştirilmiş mermilerin üstüne. Bebeğini de bir çul parçasına sararak sırtına bağladı.

Öküzleri yaklaşan karayeli sezinlemişler; yoldan ayrılıp ağaçların altına yöneliyorlardı. Şerife, öne geçip kağnının okunu yola doğru çekiştiriyordu. Uğraşıp didinirken karşıdan savrulup gözlerine batan kar tanelerinden korunmak için başı önde güçlükle ilerlerken tipi akşam karanlığına karıştı.

Yaylanın düzündeydi artık. Biliyordu ki az kalmıştı Kastamonu’ya. Mermilerin üstündeki yorganı açtı, cephane sandıklarını yana itti, bir parça saman yaydığı boşluğa bebeğini yatırdı; birkaç kez “Ağlama anam, az kaldı varacağız kışlaya” diyerek yorganın uçlarını kağnının ağaç kanatları arasına sıkıştırdı. Başörtüsünün bir ucunu tutup başına dolayarak ağzını burnunu örttü; dizlerine yüklendi.

Tipi çevrelerinde döneniyor; dura dura ilerliyordu öküzler. “Hiç olmazsa bir ağaç karaltısı görebileydim” diye geçirdi içinden. Yelin uğultusuna çakalların ulumaları karışıyordu. Birkaç kez önden gidenlerin duyabileceklerini umarak bağırdı; ama kendisi bile sesini zor duyuyordu. Tüfek atmalıydı; ancak tüfeği doğrultacak gücü yoktu. Dipçiği dirseğiyle böğrüne bastırdı. Donan parmağı kıvrılıp tetik yuvasına girmiyordu.

Tüfeği omzuna asmak istedi, olmadı. Olduğu yere çömeldi. Bilinci gitgide bulanıyordu. Bir süre dalıp gitti: Bahar gelivermişti birden: yaşlı koca anasıyla köyün yamaçlarındaydılar. Uzaklarda bir bebek ağlıyordu kesik kesik.

Uğultuyla silkinerek uyandı. Yorganın arkadaki ucu havalanmıştı. Eline yapışıp kalan tüfeğin namlusundan kurtulmak için çömeldi, tüfeği yere dayadı; diziyle bastırdı; sol eliyle de tutarak elini namludan çekip koparınca canı yandı; haykırmak istedi sesi çıkmıyordu. Avucunun derisi yer yer kopmuştu.

Öküzün bacağına sarılarak doğruldu, bir an soluklandı; öküze yaslanana yaslana ilerlemeye çabalarken gücü tükendi. Üç adım daha atamıyordu bir türlü. Dizleri üstüne çöktü; uyumak, sonsuza dek uyumak istiyordu. Yine uzaklara, sıcak bahar günlerine gitmişti ki, bebeğin çığlıklarıyla doğruldu; yorganın uçuşan ucunu yakaladı, kenara sıkıştırmaya çalıştı; başaramadı. Yorgan taka yelkeni gibi şişiyordu. Son gücüyle yorgana asılıp kendisini üstüne attı. "Bebek üşümez artık" diyerek gözlerini yumdu.

*

Kar fırtınasının ardından, kağnı kolu ıssızlıkta sabahın ilk ışıklarıyla Kastamonu kışlasına vardığında kadınların da gücü tükenmişti. Gerilere doğru bağırdılar, kulak kabarttılar. Şerife'den ses yoktu. Dizleri çözüldü; donan karın üstüne  çömelip kaldılar. 

Kışla kapısına çıkan Devrekanili Cemil Çavuş, Şerife'yi bulmak için koşarken birden duraladı; elini gözlerine siper ederek uzakları taramaya başladı. Birden yüz, iki yüz adım ilerde aklıkların ötesinde kara bir lekenin oynadığını görür gibi oldu. Beşiktaşlı Rifat Çavuş’a seslendi.

Düşe kalka koştular karaltıya. Kağnının öküzleri onları görünce yekindiler.  Arkaya dolandılar. Şerife'nin üstüne yığılan kar donmuştu. Güçlükle ayırdılar onu altındaki yorgandan. Şerife kaskatıydı: Kucaklayarak indirdiler. Kolları koşup gelen birini kucaklamak ister gibi iki yana açıktı.

Şaşkınlık içindeydi çavuşlar. Suriye’de, Filistin’de çok acılar yaşamışlardı; ancak buna yürekleri dayanmazdı. Şerife’yi kucaklayıp kışlaya yönelmişlerdi ki, bebek ağlamasıyla donup kaldılar. Cemil Çavuş kağnıya koştu; katılaşmış yorganı güçlükle kaldırdı: İki küçük kara göz iyice açılmış, minik elindeki saman tutamını ağzına götürmeye uğraşıyordu.

Çavuş nasırlı iri elleriyle incitmekten korkarcasına özenle kaldırdı bebeği. Kır düşmüş bıyıklarından damlayan gözyaşları çenesine süzülürken buzlanıp yaldızlanıyordu. Rifat Çavuş da, kollarına aldığı kaskatı Şerife’yle ilerlerken sessizce ağlıyordu.  Ne Çanakkale’de, ne de Filistin cephesinde böylesine yanmıştı içi.

Kağnı birliğinin kadınları doğrulmuşlar onları sessizce bekliyorlardı. Kolları kavuşmamış Şerife'yi görünce donup kaldılar; yaşlılardan bazıları dizleri üstüne çöküp ağıt yakmaya başladılar.

Askerler kağnılardaki top mermilerini kışlaya taşırken kadınlar Şerife'yi bir kilime sardılar. Kışlanın komutanı Osman Bey ve çavuşlar onu at arabasına özenle yerleştirerek yorganı üstüne örttüler, havalanmasın diye uçlarını yanlara  bağladılar. Komutan ve askerler esas duruşa geçerek selamlayarak yolcu ettiler. At arabasını götüren iki asker öylesine acılı, öylesine sessizdiler. Güneşin ışıklarıyla uçsuz bucaksız altına dönüşen karlı düzlükte, Seydiler Bucağı’na doğru yitip gittiler.

İŞİN ASLI İŞTE BUDUR ARKADAŞ!

Şerife'nin mermileri, fişekleri Ankara'ya, oradan cephelere ulaştı. Tüfek mermilerinden bazıları da Ulus Dağı'nda, Kumandan Mustafa Kemal'in Akıncısı  "Asker" Makbule'ye kavuşmuştur belki. 

İnebolu’dan Kastamonu’ya giderken çevrene bakarsan Şerife’yi, İstiklal Yolunun karlı yamaçlarını sabırla çıkan kağnı kolunu, kadınların ayak izlerinde filizlenen kardelenlerin yapraklarında ışıldayan damlacıkları görebilir ve Şerife'nin bebeğinin hıçkırıklarını duyabilirsen ödemen gereken “namus borcunu” çıkmamacasına aklına, yüreğine yazarsın!

Belki de uzaktan başkalarını çağırmakla yetinmezsin de bir-iki kişiye ulaşırsın; yükseklerdeki çeşme başına dek birlikte çıkmanın, dağları, bozkırları aşıp öte yanda çoğalmanın bir yolunu bulursun belki!  

Mustafa Yıldırım
Çökelez Dağı, 21 Ağustos 2022 (Yeniden)
Gerçekedebiyat.com

Yorum

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.