8 Mart: Senede her gün

Arşiv

Uzun uzadıya tarihçeye gerek yok. Az buçuk ilgilenen herkes, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne ABD’nin New York kentinde tekstil işçisi kadınların 8 Mart 1857’de yaptıkları, kanla bastırılan grevin kaynaklık ettiğini bilir.

8 Mart, gerçek, edebiyat

Yüz elli yıl sonra daha çok “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılması, günümüzde kazandığı yeni kapsam ve içerikle örtüşmektedir kanımca. Bir avuç tuzu kuru dışında tüm kadınlar emekçidir günümüzde.

Bilindiği gibi kadınların hak arama savaşımı insanlık tarihi kadar eskidir. Bunun eşitlik arayışını kapsaması, kuramsal bir bilince ve “feminizm” diye kavramsal bir ada kavuşması ancak 18. Yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşebilmiştir. Feminist bir damar göreceli olarak cılız biçimde daha çok üst sınıfların eğitimli kadınları arasında varlığını korurken, işçi ve emekçi kadınların hak ve eşitlik kavgası yüz yıl boyunca, erkeklerle birlikte sömürüye karşı sınıf savaşımının parçası olarak sürmüştür. Bu dönemde kadının üzerindeki katmerli sömürü ve kendi sınıfı içinde bile uğradığı cinsiyetçi ayrımcılık, “birlikte kurtuluş” hedefleyen ortak savaşımın sıcağında geri plana itilmiştir.

Sosyalist sistemin çökmesine koşut olarak kurtuluş erekli sınıf savaşımının durma noktasına yaklaşması ile birlikte işçi ve emekçi kitlelerin kazanımları 1990lardan itibaren egemenlerce hızla geri alınmaya başlanmış, bu amaçla üzerlerindeki baskı giderek arttırılmıştır. Kadın hakları ve kadın hareketi de bu karşı saldırıdan payını fazlasıyla almıştır. Emperyalizmin, globalleşme adı altında diğer ülke egemenleri ile bütünleşmeye yönelmesi, özellikle ABD’de yönetime gelen Neo Liberal ve Yeni Muhafazakârlar (“Neo Con”lar)ın dinci, gerici burjuva kesimleri ile ittifaka yönelmesi de bu süreci hızlandırmış, birçok ülkede kadınların var olma hakkını bile tehdit eder olmuştur.

Demokrasisi diğer Müslüman ülkelere oranla gelişmiş ama batının gerisinde kalmış olan ülkemizde Cumhuriyetle elde edilen ve zorlu savaşımlarla bir nebze geliştirilip pekiştirilen emekçi ve kadın hakları 90larda liberallerin, 2000lerde ise kendini “Muhafazakâr Demokrat” olarak tanımlayanların iktidarında töreci-dinci-gerici anlayışların ağır saldırısı ile karşı karşıya kalmıştır. Kadınların yasal hakları giderek daha da kısıtlanırken kadınları hedef alan şiddet, saldırı ve öldürmeler tırmanıp yoğunlaşmaktadır. Kadın cinayetleri günlük sıradan olaylar durumuna gelmiş, kanıksanmış, ancak cinayetin “ilginçliği” ölçüsünde medyada yer bulabilir olmuştur.

Haklarını yemeyelim, cinnet vatanımızın cin erkekleri de medyanın bu yaklaşımını karşılamak için her türlü “yaratıcılığı” sergilemekten geri kalmamışlardır. Öldürdüğü kadını parçalara ayırıp çeşitli yerlere serpiştirmekten, diri diri toprağa gömmeye, yüzlerce kişinin gözü önünde onlarca kez bıçaklamaktan elektrik şoku vermeye; yakarak, kezzapla, akarsuya, göle atarak öldürmeye, öldürme emrini cinlerden, meleklerden, tanrıdan aldığını öne sürmeye değin değme senaristlere, korku ve polisiye yazarlarına taş çıkartacak çeşitlemeler…

Hayırsever devlet kurumları da erkek evlatlarından şefkat, anlayış ve yardımı hiçbir zaman esirgememiştir. 12 yaşında evlendirilip, iki çocuk doğurduktan sonra silahla vurulmuş ve ölü bulunmuş “kadın”a kemik yaşı büyük ve ölümü intihar raporu vermelerden, 13 yaşındaki kız çocuğuna toplu tecavüzde bulunanlara “iyi hal”den ve “kızın rızası var” gerekçesiyle ceza indirimi uygulamalara, tecavüze uğrayan küçük yaştaki kızlara “ruh sağlığı bozulmamıştır”, cani ve tecavüzcülere ise “akli dengesi bozuk” raporu çıkartmalara kadar her türlü teşvik. Az sayıdaki kadın sığınma evinin, resmi yazışmalarda, adresiyle birlikte açığa çıkarılması da cabası! Bu durumda kadınların hedef olduğu şiddet, tecavüz ve öldürmelerin tırmanmasında şaşacak bir şey var mıdır?

Öteden beri erken evlilik kılıfıyla gözden kaçırılan pedofili, son yıllarda hem yaygınlaşmış hem de yasallaşmıştır neredeyse. Töre baskısı ve dini nikâhla yaygınlaşan ve “çocuk gelinler” tanımıyla adeta sevimlileştirilen bu sapıklık, cinayet, intihar gibi kötü sonuçlar vermedikçe göz ardı edilmektedir. İçten içe kanayan yara ensest de kadına şiddetin bir başka boyutu. 

Ülkemizin kısa demokrasi tarihi boyunca kadınlar politikadan, dolayısıyla yönetim erkinden hep dışlanmış, partiler gerek yönetimlerinde, gerekse yerel ve genel yönetim kademelerinde kadınlara yer vermekten hep kaçınmışlardır. Eğitim ve sağlık alanında kadınlar kendi çabalarıyla üst basamaklara çıkmayı görece daha fazla başarırken devlet bürokrasisinde her zaman her türlü engelle karşılaşmışlardır. Yakın zamana değin, erkek barikatını aşma başarısı göstermiş gibi görünen ve ülke yönetiminde başbakan, bakan, milletvekili olarak kendine yer bulan birçok kadın adeta “erkekleşerek” izledikleri politikalarla erkek egemen çarkın parçası oluvermişlerdir.

Prof. Meriç Hızal tarafından yapılıp Antalya’da dikilen, yapıt olarak kıvanç, konu olarak utanç verici “Al Yazma Anıtı”nın üzerinde, son yıllarda erkekler(i) tarafından öldürülen tam 476 kadının adı yazılıdır.(Hürriyet, 5.2.2014) Bu sayı, olasılıkla, bu ay (Mart 2014) yapılacak yerel seçimlerdeki kadın aday sayısından fazladır. (Günümüzde binleri bulmuştur. A. G.)

Tüm bu olumsuzluklara karşın, umut veren bir olumlu gelişme kadın hareketinin barıştan yana ve sömürüye karşı olma özelliklerini yitirmeden, erkeklerin başını çektiği siyasi akımlardan bağımsız olarak ortaya çıkıp gelişmesidir. Bu biraz da etki-tepki sonucudur. Günümüzde kendini feminist olarak tanımlayan veya tanımlamayan birçok kadın örgütü kadın haklarının geliştirilmesi, kadının politikada dolayısıyla ülke yönetiminde daha etkin yer bulması ve kadına dönük ayrımcılığın ve şiddetin önlenmesi yönünde yoğun çaba göstermektedir.

Artık anlaşılmıştır ki kadının gerçek kurtuluşu ancak kendi savaşımıyla olanaklıdır. Kadın haklarından yana erkekler buna ancak katkıda bulunabilir.

Ali Günay
(Deliler Teknesi Mart-Nisan 2014. Sayı: 44)

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.