Yazmanın Endişesi: Erendiz Atasü / Kaan Turhan

Yazmanın Endişesi: Erendiz Atasü / Kaan Turhan

28 Aralık 2014 - 2732 kez okundu.

 

Yaşama, ‘kadınlık durumunun bilincinden’ bakmak, politik bir hedef. Toplumsal ve yazınsal ortama değişimci ve verili olanı sorgulayıcı ve yeniden yön vericiliği taşıyan bir öngörü sahipliği[1], Erendiz Atasü’nün yönsemesini ortaya koyması açısından önemli değişkenlerdir. Atasü’nün son yapıtı: Yıllar Geçerken: Hayat ve Roman başlıklı denemelerinden oluşuyor. Acıyla ve incelikle işlenmiş bir gergef; çünkü, “Türkiye’nin çalkantılı toplumsal ortamı yazarı huzur içinde bırakmıyor.”(s.6)

 

Türk yazınının, reellikten uzaklaştırılıp soyut, biteviye şeyleşmesi karşısında onurlu bir duruştur, Atasü’nün denemeleri. Yazar/aydın huzursuzdur ve mutsuzdur!

 

Lâkin, “yazmanın mutluluğu azalmıştır.” İçrek sorgulamaları da beraberinde getiren, çatışmacı bir düzenin tokatlanmasıdır: “kurgusal metinler kaleme almanın, bir hazzı vardı. İşte bu haz azaldı! Yazmanın endişesi çoğaldı! Kendimi tam ifade edebiliyor muyum? Kendimi mi tekrarlıyorum? Yazdığım çok mu sıradan; dile, edebiyata bir katkısı var mı, yok mu?”(s.4) işte, yazmanın ‘anlam’ arayışı ve soğuk yüzünün tepkisi.

 

Kaldı ki, yaşamın içinden, toplumun arazlarından, ülkenin kaotikliğinden aydın sorumluluğu doğmaktadır: “Yaşam ilkesi olarak diyalog kurmayı benimseme iddiasındaki sayın toplumbilimcilere, siyaset bilimcilere düşen, saçmayla uğraşmak yerine, devrimlerin kazanımlarının, neoliberal saldırılar karşısında barışçıl yöntemlerle nasıl korunabileceği üzerine kafa yormak olmalıdır.”(s.18)

 

DİNİ TOTOLOJİ ve POSTMODERNİZM

 

Neoliberalizmin ideologluğunu üstlenenler ‘ülkenin alacakaranlığından yükselen yıldızlar’ gibidirler ve dahi ‘parlak ses’tirler. “1980 darbesinden sonra bile burjuvazi ve komuta düzeyi komünizmden korkuyor, komünizmin panzehiri olarak ilkel bir milliyetçiliği ve dinciliği yüreklendiriyordu… Milliyetçilikle işleri bitmişti. Ama elhak, inançlara saygılıydılar. Bu ortamda, parlak sesler, ırka değil ortak yurt temeline dayanan Kemalist ulusçuluğu yerden yere vuruyorlar, ancak dincilik konusunda sessizliklerini koruyorlardı… Tüm dünyada yükselen neoliberalizmle hiçbir çelişkileri kalmamıştı, parlak seslerin; emek-sermaye diyalektiği artık onları ne kuram ne hayat temelinde ilgilendiriyordu..”(s.186)

 

Bu ‘parlak sesler’ korosu, Rönesans’ın din tasallutundan laikliğe evrilen ‘usçu’ devrimini doğru okuyamadıklarından Türkiye’de laikliği despotizmin sonucu olarak çarpıtmışlardır. Öyle ki, “Tüm referanslarını dinden alan bir toplumda, dine nesnel yaklaşamazsınız. Ne yazık ki, bugün yazarlar arasında dahi sadece dinsel referanslarla yetinme eğilimi yaygınlaşmaktadır. Bu gidişin edebiyatın en azından roman ve öykü gibi, sadece duyguya, sezgiye, gözleme, dil yeteneğine değil, ayni zamanda özgür düşünebilmeye, özgür düşünebilmenin sentez yapabilme gücüne dayalı dallarının sonunu getireceği açıktır.”(s.60)

 

Edebiyatta roman sorunu, çağın tanıklığını yapacak bir yönsemeden uzak kalmaktadır. Yazarı, ülke ve toplum gerçeğinden soyutlayan bir türe dönüşmesi, yazarı kaygılandırır: “Romanı iyi yapan nedir? Kurgusu ve dili. Büyük yapan nedir? Başarılı bir kurgu ve yerinde bir dil kullanımının altındaki öz. Yazar, sınıf ve cinsiyet ayrımları gibi temel toplumsal çelişkileri yakalayamamışsa, roman tökezler. Bu çelişkilerin ille de altının çizilmesine gerek yoktur, ama romanın iskeletinde bulunmalıdır.”(s.91)

 

Toplumsal çatışma/çelişme alanlarına giremeyen bir kalem ki ‘sistem’ tarafından, zapturapt altına alınmıştır. Bu cenderede “postmodern çağlara yuvarlanmış, yani sınırsız, sorumsuz azgın bir kapitalizmin egemenliği altına girmiş bir dünyada insanlar, gene bir örnekçe ve hiyerarşik olan kişilik çerçevelerine sıkıştırılmakta”dırlar.(s.30)

 

Sorunları sürekli derinleşen bir ülkede, “Türk aydınından ümitli olması beklenegelmiştir; Türk edebiyatının yazarındansa romanında bir çıkış yoluna hiç olmazsa işaret etmesi! Gerçekten işe yarayacak çıkış yollarının, var olan çıkışsızlığın idrakinden geçtiği”(s.134) çoğunca unutulmuştur.

 

 

YAZMA SORUMLULUĞU

 

Edebiyatın gücü, temelli bir yaşam uğraşısının en incesini taşımaktadır. Atasü’nün denemelerinde yer alan, feodallik, cinsiyetçilik, toplum gerçeğinden soyut karakterlerle metinler üzerine eleştiriler önemli yer tutmakta! Edebiyat, gücünü reel dünyadan devşirmekte ve konularını ‘yaşayan insan’ üzerinden doğal akışla çözümlemektedir: “hayatın içyüzüne uzanabilmek ve yüzeyden çok farklı olan.. içsel manzarayı kişinin –roman kişisinin birebir yaşamında ve/veya iç dünyasında simgeleştirmek; böylece okurun algısına, duyarlığına, düş ve çağrışım gücüne seslenebilmek, toplumsal ya da bireysel bir gerçeği onun –okurun- iç dünyasında imgeselleştirebilmek!”(s.42)

 

Böyle güçlü bir metin için kalem hazır değilse; evet, kalem bırakılmalıdır: “Çağrı ve çağrışım gücü yüksek metinler kaleme alamıyorsak yazmayalım! Ne profesyonelimiz yazsın ne amatörümüz! Edebiyat kanalıyla yükünü tutmak isteyen edebiyatı bırakıp müteahhitliğe başlasın, ya da en iyisi bir tarikata kapılansın!”(s.55)

 

Edebiyat, para kazanılacak, ‘parasal değer’ atfedilecek bir uğraş/iş/çaba değil kuşkusuz! Çünkü emeğin değeri, gerçeğin çağrıştırdıkları, Türkçenin zarafeti, insanlık için imgeler yüceltisi sonlu değildir. Dünyaya eşsiz bir kalıttır. Öyle ki, Türkçe bu topraklara sağlam kökler salabilmişse; “yörelerin yerel sözcükleriyle başka yöreleri aşina kılan saz şairleri sayesinde”dir.(s.165)

 

Türk aydınlanması için biricik örnektir, Erendiz Atasü. Cumhuriyet’e, halkın yegâne söz varlığına, toplum yaşayışına, ülkenin mutlu ve mutsuz anlarına laik, kesintisiz devrimci bir kalem kimliğiyle, akıl imbiğinden damıttığı duruluğu emanet etmiştir.

 

Erendiz Atasü“bugün Türkiye’de Ömer Hayyam’ın dizeleri bile yargılanabilmektedir!” demektedir. “Görüldüğü üzere, kimi şahısların incinebilirliği, dinin en katı kurallarının sınırladığı dar alana kadar gelip dayanabilmektedir.”(s.178) Ve doğal olarak bu dar alana, yaşamlarımız sıkışmaktadır.

 

 

Erendiz Atasü, Yıllar Geçerken: Hayat ve Roman, Everest Yayınları, Nisan – 2013, 192 Sayfa

 


[1] Oya Batum Menteşe, "Postmodernizm ve Feminizm Birlikteliği: Angela Carter ve Erendiz Atasü’den Birer Öykü",  Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 1(2),7-18, s.13

 

Kaan Turhan

Gerçekedebiyat.com