Tiyatroda şiir şiirde tiyatro / Gökben Derviş

Tiyatroda şiir şiirde tiyatro / Gökben Derviş

09 Mart 2013 - 12039 kez okundu.

Sanat, yaşamın bütününü olduğu kadar ayrıntılarda gizlenmiş olanı da kucaklar. Doğanın, canlının soluğu sanatçının esin kaynağı olup bir biçimiyle sanata yansır. Aynı konu ve tema, farklı sanat dallarının bilgisiyle, sanatçının kendi biçemiyle özgünlük ve çeşitlilik kazanır.

 

Bir Antik Yunan miti olan “Medea” farklı yazarlar tarafından defalarca ele alınmış; sinema, tiyatro, bale, heykel, resim… gibi sanat disiplinlerine de dönüştürülmüştür. Sanatçı, içinde olduğu sanatın bilgisini özümseyip, kendi dili, yapısı, biçemiyle özgünlüğünü ortaya koyuyorsa, aynı temanın yinelenmesi bir olumsuzlamaya dönüşmez. Aksine, bir kazanımdır bu. Yaşamda birçok şeyin ortak oluşu, farklı sanat disiplinlerinin birbiriyle ilişkilenmesini de sağlamıştır.

 

Sait Faik Abasıyanık’ın hikâyelerinin dil açısından şiir-yoğun oluşu elbette bir rastlantı değildir. Çok açık ki, yazdıklarının etkisini çoğaltmak için şiir dilinden yararlanmakta bir sakınca görmemiştir. Orhan Kemal’in birçok romanı bir tiyatro metninde olabilecek diyalogları içerir. Fransa’da geliştirilen şiirli sinemayı anımsayalım. Veysel Çolak’ın deyimiyle sinemada görüntülerin kurgulaması, şiirde sözcüklerin kurgulanmasından başka bir şey değil.

 

Tiyatro da sinemanın olanaklarından yararlanmış, sahnelenen oyun perdeye düşürülen görüntülerle desteklenmiştir. Müzik dinlemeden şiir yazamayacağını, şiir okumadan resim yapamayacağını söyleyen birçok ressam ve şair var. Anlaşılacağı üzere, yazdığını, yaptığını daha etkili kılmak için sanat disiplinlerinin birbirinden yararlanması; özellikle modernizmde hep gündemde tutulmuştur.

 

 

ŞİİRİN TİYATROYA UYARLANMASI

 

Birçok roman, hikâye, anı, mektup, gezi yazısının tiyatroya uyarlandığı biliniyor. Yazınsal olan görselliğe dönüştürülüyor. Çok yoğun olmasa da şiirin tiyatroya uyarlandığını görüyoruz. Yazdıkları şiirin uygun oluşu, teatral veriler taşıması bakımından Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Edip Cansever, Can Yücel gibi şairlerin şiirleri usta oyuncu ve yönetmenlerin katkılarıyla sahnelendi. Nâzım Hikmet’in yazdığı, Mehmet Ulusoy’un yönettiği “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” eksiksiz bir tiyatro oyunu olarak sahnelendi. Getirdiği karakterlerle, önerdiği insan tipiyle, diliyle oynanmaya alabildiğine uygundu çünkü. “Kavganın içinde olmak mı yoksa kavganın dışında kalmak mı? Hangisi ölümcüldür?” sorularında karşılığını bulan, tiyatronun gereksindiği çatışma öğesinin ise ürperten bir yoğunluğu ve tırmanışı vardı yapıtta. Nâzım Hikmet’in şiirlerinin çoğu, sahnelenmeye uygun zaten. Bundan olacak, şiiri tiyatroya (sahneye) taşımak isteyenlerin ilk anımsadığı şair Nâzım Hikmet oluyor.

 

Rutkay Aziz, Nâzım’ın dev yapıtı “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndan seçtiği bölümlerle, aynı adla, oldukça başarılı bir oyun koydu sahneye. Genco Erkal ise Nâzım Hikmet’ten seçtiği şiirleri sahneye uyarlayarak “Kerem Gibi” adıyla sundu seyirciye. Bir de Rüstü Asyalı’nın düzenlediği “Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaralarından On Tablo” adlı oyunu var. Öte yandan Genco Erkal’ın Can Yücel’i anlattığı; onun şiirlerinden kurguladığı ‘Can’ adlı oyunu ve Enver Aysever’in hazırladığı Attila İlhan’ın şiirlerinden oluşan “Ne Kadınlar Sevdim” adlı oyunu da anımsamak gerek. Kendi şiirlerinden oluşan bu oyunu Attila İlhan’ın izleyip ‘Daha iyi olabilirdi.’ deyişinin nedenleri açıklanmış olsaydı, bundan sonra şiirlerin tiyatroya uyarlanması konusunda uyarıcı bilgiler elde edilebilirdi.

 

Bu oyunda ‘imkânsız aşk’,  çatışma öğesi olarak kullanılmış. Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” adlı uzun şiiri de tiyatroya uyarlananlardan.* Bu yapıt, biraz da oynansın, görsele dönüştürülsün diye yazılmıştır sanki.

 

Zaten Edip Cansever’in birçok şiiri tiyatro yapıtlarını çağrıştırır.“Umutsuzlar Parkı, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup, Nerede Antigone, Oteller Kenti” ve elbette “Ben Ruhi Bey Nasılım”, bu çağrışımın en belirleyici eserlerinden. Bir söyleşide şunları söylüyor Edip Cansever: “Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok ‘anlatma’  söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir ‘anlatma’ değilse, nedir?

 

Ekleyelim: Sait Faik’in ‘Hişt! Hişt’ öyküsünde ne kadar şiir varsa, benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır. Diyebilirim ki bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.” (1)

 

Edip Cansever’in şiirlerine bakıldığında, yazmak istediği şiiri alabildiğine gözeterek, diğer sanat dallarının olanaklarından sonuna kadar yararlanmaktan geri kalmadığı görülür. Romanlardan, hikâyelerden şiir cümleleri almış, onları etkilenme öğesi olarak kullanarak yepyeni şiirler yazmayı başarmıştır; ama en çok tiyatronun tüm olanaklarını kullanmıştır demek, yanlış olmaz. Kendisi de şunları söylüyor zaten: “Uzun şiirlerimde ise bir sorunsallık söz konusudur. Bu bakımdan, belli bir konusu olabileceği gibi, bir temayı da işleyebilir.

 

Bu yüzden, öykü, tiyatro, düzyazısal şiir gibi öğelerden de yararlandığım olur.” (2) Söz konusu yapıt (Ben Ruhi Bey Nasılım) incelendiğinde teatral öğeler de hemen kendilerini ele veriyor. Güven Turan şunları söylüyor bu bağlamda: “Ben Ruhi Bey Nasılım, yalnız Ruhi Bey’i değil, tüm Beyoğlu’nu ve Beyoğlu tiplerini çizer. Ruhi Bey, yüzü ve maskeleriyle çoğalırken, ötekiler portreler olarak kalır ne var ki.” (3)

 

Edip Cansever tiyatronun gereksindiği tip ve karakterlere, mekâna şiirinde yer vermiş, birçok şiirini bu öğelerin üzerine kurmuştur. Edip Cansever’in vazgeçemediği nesnel bağlılaşık kuramı, onun şiirlerindeki tiyatro öğelerini açıklar niteliktedir.

 

Bu bağlamda şunları söylüyor Edip Cansever:  “T. S. Eliot’un bir nesnel karşılık (nesnel bağlılaşık) kuramı var. Şiire bir çeşit dekor hazırlamak bu. Benim burada (şiirde) anlatacağım şeylerin dekorunu kurmam gerek. Garsonuyla, bardaklarıyla, masasıyla, insanlarıyla tümünü anlatmak gerek. Yoksa, niye karşıdaki ağacın gölgesi ölü bir kuş olsun. Her şeyi birtakım nesnelerle vermeyi her zaman yeğlerim. Vazgeçemediğim bir şeydir bu. Eliot’un nesnel karşılık (nesnel bağlılaşık) kuramından yola çıkıyorsak coşkularımız, duygularımız, düşüncelerimiz şiire aktarıldığı zaman oradaki nesnel biçimleriyle, ilişkilerle ve daha bir sürü öğeyle oluşturulur. Ve ben buna çok inanıyorum. … Şiirde gereksiz ayrıntı sayılabilecek şeyler aslında bir fon gibi gerekli olan öğelerdir.” (4)

 

 

TİYATRODA ŞİİR

 

Edip Cansever, ‘Ben Ruhi Bey Nasılım’ın ölmeden sahnelenmesini görmek istediğini söyler.  Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, söz konusu şiir, bilinçli olarak, bir tiyatro yapıtı olarak tasarlanmıştır denilebilir. Selim İleri“Kişileri, dramatik çatısıyla, çok yönlü duygulanımlarıyla ve değişik zaman dilimleriyle bir yaşam dile getiriliyor yapıtta.” (5) diyerek ‘Ben Ruhi Bey Nasılım’ı ‘bir romanın şiiri, roman olamayacak bir özün şiiri’ olarak değerlendirir.

 

Bu niteliklerle donatılmış bir yapıtın içeriğini (özünü) açığa çıkartacak, Edip Cansever’in nesnel bağlılaşık anlayışına uygun işlevsel bir dekor; oyunun temasını belirginleştirecek, içe işleyen bir müzik; tamamlayıcı bir ışıklandırma, gölgelerin ustaca kullanılması, giysilerin karakterlere uygun olması, amaçlananı açığa çıkartacak bir dramaturji çalışması ve elbette oyuncuların oyun gücüyle‘Ben Ruhi Bey Nasılım’ adlı şiir kusursuz bir oyun olarak sahnelenebilir. Sahnelendi de.*

 

Edip Cansever’in şiirlerine bağlı kalınması, yapıtın oyun yönünü zedelemez; bu, alışılagelen tiyatro oyunlarını zenginleştiren, geliştirici bir durum olarak da değerlendirilebilir. Hem Edip Cansever ‘Ben Ruhi Beyi Nasılım’ı tiyatro tekniğine uygun biçimde başlatır ve klasik tragedyalara uygun bir koroyla bitirir. Şiirde anlatılanlar, Ruhi Beyin bilinç akışı içerisinde veriliyor gibi görünse de; toplumsal konumları belirtilen karakterlerin anlatımlarıyla; her özne ete kemiğe bürünüp somutlaşır. Anlatımlar sonucunda Ruhi Beyin psikolojik derinliğine de açıklık kazandırılır. Ruhi Beyin bireysel öyküsü, kendilerine özgü psikolojik derinlikleri ve açmazları olan kişiler (karakterler) tarafından anlatıldıkça bu kişilerin de hikâyeleri önem kazanır; ‘Çiçek Sergicisi, Meyhane Garsonu, Meyhane Patronu, Kürk Tamircisi Yorgo, Hayrünnisa, Genelev Kadını, Otel Katibi,  Cenaze Kaldırıcısı Adem, Akerdeoncu kadın, Emekli Postacı’ adlarıyla şiirde (oyunda) yerlerini alırlar. Belki de hepsi birer Ruhi Bey’dir.

 

Suat Taşer, “Şairlerimizin tiyatroya yakınlaşmaları, hem tiyatro için hem de şiir için gereklidir.” diyor. Tiyatroda şiirin, şiirde tiyatronun buluşabileceğini, bunun olabileceğini Suat Taşer şöyle anlatıyor: “Gerçekten tesirli, can sıkıcı olmayan; duygudan, düşünceleri, heyecanları bütün girinti ve çıkıntıları ile karşımızdakilere ulaştırabilen bir sahne dilini, şiirde bulmamız tabîdir. Şiir, en basit deyimi ile, “azda özü vermeği” amaç edinmiş değil midir?

 

Sahnenin de istediği işte budur, sadece budur, bilhassa budur. Geçmişin piyes yazarı ustalarını hatırlayalım: Aiskhylos'u, Sophokles'i, Euripides'i; sonra Marlowe'u, Shakespeare'i, Goethe'yi hatırlayalım; hepsi de piyeslerini şiir tezgâhında dokumuşlardır. Duyguların, düşüncelerin, heyecanların en kısa, en tesirli yoldan ifadesi şiirle kabildir çünkü. Bir korku çığlığını, bir sevinç haykırışını, bir saadet sarhoşluğunu, şiirin imbiğinden geçirmedikçe, saf olarak zor elde ederiz. Nesirde kelimeyi, mânâ'nın kabuğu, sayabiliriz; şiirde ise, kelime kabuk olmaktan çıkmış yalın mânâ haline gelmiştir.”(6)

 

Tiyatro ve şiir tek boyutlu değil hiçbir zaman, yaşamın binlerce biçimde yaşanacağını gösterir her ikisi de. İnonesco, ‘Sahneye söz koymak…’ önemini vurgumlar bu sözüyle. Öyle, sahneye müziği, görselliği, şiiri olan bir yaşam koyuyorsanız, dünyayla yüzleşiyorsunuz demektir. Tiyatroyla şiirin buluşması bunu doğruluyor.

 

 

BİR UYGULAMA: FOTO-RAFLAR

 

Tiyatrocuların şiir tutkusu bilinir; ama Edip Canver gibi bazı şairler özeldir onlar için. Çünkü o şiirlerinde hikâyelerden, romanlardan ve gerçek yaşamdan ele geçirdiği birçok öğeyi şiirlerine taşır. Kendine özgü, hüznün, yalnızlığın, sıkıntının müziği olan; daha doğrusu bireysel yaşamın müziği olan bir ses vardır şiirlerinde. Şiir özneleri de, dizelerinde karakalem bir portre olarak belirir. Mekânları da bellidir her birinin. Nesnel bağlılaşık anlayışı nedeniyle, şiirlerindeki her kahramanı iç içe olduğu, kullandığı eşyalarla anlatır. Onun şiirlerini sahnelemek isteyenlere sunulmuş büyük olanaklardır bunları.

 

Açıklayıcı olması bakımından şu örnek üzerinden de bakılabilir şairin şiirlerine: Bilindiği üzere Edip Cansever bir çok şiirinde “otel” izleğine ağırlık vermiştir. Otellerin yaşamsal derinliği, hikâyesi yoğundur kuşkusuz. Şiir tezgahında işlenesi zenginliği ve çağrışımları vardır. Kimine göre yalnızlıktır otel odaları; aidiyetsizliğin başkentidir sanki. Sinema ve tiyatro sanatçıların, yazarların otellerde ölmesi bir mekân olarak şair ve yazarların dikkatini çekmiştir hep. Bu algı ,“Foto-raflar” oyununun sahnelenmesini getirmişti.

 

Edip Cansever’in, her bakımdan oyun kurgusuna uygun şiirlerinin derlenmesiyle ortaya konulan bir şiir-oyun örneğidir. Yönetmenliğini Handar Bayındır Tuna’nın yaptığı oyun, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Sahne ve Görüntü Sanatları, Oyunculuk Anasanat Dalı öğrencileri tarafından oynandı. (2008-2009 ) Söz konusu oyunu oluşturmak üzere şu şiirler seçildi:“Bir otel de Sizin Adınız”, “Sol la si o”, “Bir Otel Kâtibi”,  Kısa bir not: Konakta Son Gün Ve…”,  Bir Genelev Kadını Ve…”, “Beş mevsim”, “Kontrbas Öğretmeni Rıza”, “Yangın”, “Bir Çiçek Sergicisi Der ki”, “Yakasında Kâğıttan Bir Gül”, “Lusin&Stephan”, “Tragedyalar IV”, “İçindeki Sessiz Parlaklık”, “Üçlükler”, “Seniha’nın Günlüğünden / IV”.

 

Oyun, “kötünün kötüsü” bir otelin barında geçmektedir. Eski bir piyano, derme çatma bir resepsiyon, mekâna asimetrik olarak konumlanmış masa ve sandalyeler… Bilindiği üzere Edip Cansever birçok şiirinde “otel” izleği oyunun mekânını, eşyalarını (dekorunu), yalnızlığını sesini, müziğini de sunmuştu. Otellerin bireysel yaşama ilişkin derinliği, insani hikâyeleri yoğundur kuşkusuz. Şiir tezgâhında işlenesi zenginliği ve çağrışımları vardır. Kimine göre yalnızlıktır otel odaları; aidiyetsizliğin başkentidir sanki. Ekonomik olarak sıfırlamış insanların ucuz otel ve pansiyonlarda yaşadıkları anımsanır, trajik olan daha bir anlaşılır. Bazı sinema ve tiyatro sanatçılarının, yazarların otellerde ölmesi bir mekân olarak şair ve yazarların dikkatini çekmiş.

 

Bundan olacak İrfan Yalçın, sinema filime de aktarılan Huzur Pansiyon romanını yazmıştı. Edip Cansever de bireyi anlatmayı sevdiğinden; o pansiyonlarda, otellerde bir başına kalan insanların açmazlarıyla, hikâyeleriyle ilgilenmiştir. “Oteller Kenti” adlı kitabı da bu algının bir ürünüdür. Bu izlekten yola çıkarak, oyunun dramaturgisini yaparken, mekânın kötü bir otelin barı olması konusunda hemfikir olundu. Oyun kişilerinin fotoğrafları bir ön çalışma olarak yaşadıkları gerçek mekânlarda (Çiçek Sergicisi, Genelev Kadınları, Otel Kâtibi v.s) çekildi ve bu fotoğraflar oyun akışı içerisinde barkovizyonla yansıtıldı. Tozlu raflara saklanmış fotoğraflarda bulunan kişilerin o fotoğraftan sıyrılıp ete kemiğe bürünerek dillenmesi; düşle gerçek, şimdiki an ve geçmişte geziniyor izlenimi verildi. Atmosferi güçlendirmek adına ışık rejisine olabildiğince öne çıkartıldı. Mekânın basıklığı, karakterlerin buhranı ışık ve müziğin doğru kullanımıyla desteklendi. Böylece otellerde, pansiyonlarda tek başına kalmış bireyin, o ısıran yalnızlığı sahnede somutlaştırıldı.

 

Notlar:

Seyyit Nezir, Şiir Üzerine Söyleşi Notları, Broy, Aralık 1985

Füsun Akatlı, Edip Cansever’le Konuşma, 1978, Edip Cansever, Gül Dönüyor Avucumda,  s  87, Adam y. , İst. Mayıs 1987

Güven Turan, Yüzler Maskeler, Edip Cansever’in Şiirine Genel Bir Bakış, Adam Sanat dergisi, Aralık 1986

Adnan Benk, Nuran Kutlu, Tahsin Yücel, Edip Canver’le Yaşamı Besleyen Ölüm Üstüne (Söyleşi), Çağdaş Eleştiri dergisi, Haziran 1982

Selim İleri, “Kimsesiz Bir Atlıkarıncadayım”, Politika gazetesi, 27 Mart 1976

Suat Taşer, Tiyatro ve Şiir, Şairler Yaprağı, s. 3, Cilt II, Sayı 16, Ekim 1955. Dize, s. 3, Sayı 199, Mayıs 2012

*  “Ben Ruhi Bey Nasılım?” adlı oyun yaklaşık 1 saat 10 dakika sürmektedir. Tek perdeliktir.

Yazan: Edip Cansever 
Rejisör: Cüneyt Çalışkur 
Dekor: Ethem İzzet Özbora 
Kostüm: Gülhan Kırçova 
Işık: Önder Arık 
Müzik: Tamer Çıray 


Oyuncular:

Uğur Polat 
Taner Birsel 
Rüçhan Çalışkur 
Mahmut Gökgöz 
Ali Fuat Çimen 
Ali Ersin Yenar 
Canan Sanan 
İbrahim Selim

 

Gökben Derviş

 

Gerçekedebiyat.com