Son Model / Sülbiye Yıldırım

Son Model / Sülbiye Yıldırım

31 Mayıs 2018 - 1153 kez okundu.

Evden çıktığında yüzünü bıçak gibi kesen soğuk, tüm bedeni katılaştırmıştı. Çok üşüyordu. İncecik ceketinin altından görünen bol ve uzun kazağının uçları koşarken arkasından savruluyor, sabah ayazını daha bir içinde hissetmesine neden oluyordu. Bir an önce dükkâna varmalıydı. Ellerini cebinden çıkarıp ısıtmak için kızarmış yanaklarını, sızlayan kulaklarını avuçladı. “Sado sobayı ateşlemiş, çayı da demlemiştir” diye geçirdi içinden. Kaynayan çaydanlığı hayal etmek içini ısıttı.

Dükkânın bulunduğu sokakla caddeyi ayıran köşeyi döndüğünde duraksadı,  etrafı kolaçan etti. Sokak bomboştu, rahatladı. Kimsenin olmadığı bu saatlerde toplu halde dolaşıp korku salan köpekler ortalarda görünmüyordu. Kalın bir sessizlikle şehrin her yerine sinmiş soğuk, kim bilir onları da hangi kuytuya sığınmak zorunda bırakmıştı. Günün başladığının habercisi kalitesiz kömür kokusuna aldırmadan koşar adım yürümeye devam etti.

Üst katlarının ev olarak kullanıldığı dükkâna girdiğinde kendisinden sadece iki yaş büyük olan Sado her zamanki gibi erkenden gelmiş, sessizliği ve ağırbaşlılığıyla işine başlamıştı. “Geç kaldın! Bugün teslim edilecek kepenk demirleri var, oyalanma.” dedi, yüzüne bakmadan. Bu uyarıdan sonra sobanın başına gitmekten vazgeçti, bir gün önceden yarım kalan demir ızgarayı sürükleyerek dışarı çıkardı. Sonra da tezgâhın üzerinden, ağırlığına küfrettiği çekicini alıp işinin başına geçti, ızgaranın perçinlerini dövmeye başladı.

Eli kolu ağır işliyordu. Sabahın acımasız soğuğu indirdiği her çekiç darbesiyle çelimsiz bedenini terk ediyor, ısınmasını sağlıyordu. Isındıkça da hareketleri çevikleşiyordu. Nihayetinde soğuğu hissetmedi, kendini işine verdi. Hızlı çalışması, çabuk bitirmesi gerekiyordu. Biten her iş bir yenisinin başlaması, hayaline bir adım daha yaklaşması demekti. Bir süre sonra yaptığı işle bütünleşti, kendini çekiç sallamalarının ritmine bıraktı. Artık soğuğu duymuyor, çekicin ağırlığını hissetmiyordu. Bir müddet sonra dışarıyla da bağlantısı kesildi. Aklında alacağı parayla yapacakları vardı. Kararlıydı, bu kez haftalığının hepsini babasına vermeyecekti. Hayallerini süsleyen, ne zamandır almayı düşlediği o, son model telefon için ayıracaktı.

Kurduğu hayallerin çağrısında işinin peşine takılıp gitti. Bir şeylere yetişme telaşı içinde yaptığı işle yekvücut olmuştu. Hiç durmadan sallıyordu elindekini. Kolunun her kalkışı, her inişi rüyalarının kapısını açıyordu önünde. Bir süre sonra çınlayan demirin sesi, almayı düşlediği son model cep telefonunun çağrı sesine dönüştü. Her darbeyle birlikte düşlerindeki telefonla bütünleşti, daha bir hırsla sallamaya başladı, aceleci elindeki çekici.

Dördüncü sınıfa geçtiği yılın yaz tatilinde dünyanın en yorgun ve ciddi adamı olan babası, bir sabah onu elinden tutup bu demirci dükkânına getirmiş; “Nasıl olsa fazlasına gücüm yetmeyecek, bu yıla kadar okulda öğrendiklerin sana yeter. Zaman kaybetmeye gerek yok, artık bir meslek öğrenme, kendini kurtarma zamanı. Beni utandırma.” demişti.

İlk zamanlar demircinin yanına çırak olarak verildiğine üzülmüştü ama haftalığını almaya başladıktan sonra üzüntüsü yerini büyüklük duygusuna bırakmıştı. Evdeki durumu değişmiş, annesi ona daha bir sevgiyle hatta saygıyla yaklaşır olmuştu. Kendisini ayrıcalıklı hissediyordu. Ayrıcalıklı ve büyümüş. Babası haklı çıkmıştı, önemli olan para kazanmaktı.

Hem üniversiteyi bitirince iş bulmak daha mı zorlaşıyordu ne? Bitişik komşunun bin bir zorlukla ve yoklukla okuttuğu oğlu okulu bitirip uzunca bir süre işsiz kalınca bunalıma girmiş, mahalleye kimin soktuğu bilindiği halde karşı koyulamayan, uyuşturucu belasına bulaşmıştı. Şimdi torbacılık yapıyordu.

Sado’nun abisi de mezun olunca iş bulamayanlardandı. İş başvurusuna cevap beklerken zamanı boş geçmesin diye çalıştığı inşaatta iskeleden düşmüş, belini kırmıştı. Şimdi yatalaktı. Kendisinden sadece iki yaş büyük olan Sado’nun suskunluğu, ustasından da yaşlı görünmesi omuzuna binen bu yükün ağırlığındandı.

Hava tam aydınlanamamıştı bir türlü. Kasvetli kapalı bir hava, soğukla birlikte tüm ağırlığını hissettiriyordu. Kar yağacaktı herhalde. Çekicin demir üzerinde çınlayan sesi havanın ağırlığını katılaştırıyor, elle tutulacak hale getiriyordu. Bıraktı başkalarını düşünmeyi, almayı düşlediği o son model cep telefonunun hayaliyle, çekicini daha bir aceleci hırsla sallamaya devam etti.

Durmadan hayal kuruyor, hayal kurdukça çekicin hızı artıyor, hız arttıkça hayaline bir adım daha yaklaşıyordu. Böyle ne kadar zaman geçti fark etmedi. Kaldırdığı çekicin ızgaraya değerken çıkardığı çınlamayı duyamadığını fark etti. Şaşırdı bir an…

Çekici bir daha kaldırdı indirdi... Yine ses yok. Derin, ağır bir sessizlik kulaklarını tıkamıştı sanki.

Defalarca kaldırdı indirdi, kaldırdı indirdi, kaldırdı indir… Kaldır… Kaldırdı… Kal…

Ne olduğunu anlayamadı, gözleri karardı, başı döndü, gerisi büyük bir boşluk, kocaman bir hareketsizlikti. Bu boşluktaki tek fark ettiği, telefonun avucundan kaymasıydı. Ardından onu tutan eli de vücudundan kaydı, yok oldu. Boşluk her şeyi emdi, telefonu, elini, kolunu… Geride zifiri bir karanlık kaldı.

Çevresindeki telaşlı koşuşturmalar seslere evirildiğinde son olarak; “Ne yaptın be çocuk! Kim bilir aklında ne vardı gene! ” Diyen Sado’nun acılı ve pörsük sesiydi kulaklarında yankılanan.

Sulbiye Yıldırım
Gercekedebiyat.com