Siyasal islam emperyalizmin baş işbirlikçisidir / Samir Amin

Siyasal islam emperyalizmin baş işbirlikçisidir / Samir Amin

21 Şubat 2013 - 7219 kez okundu.

(Mali'ye Fransa'nın saldırısını emperyalist bir saldırı olarak değerlendirdik Türkiye'de hepimiz. Tıpkı en son Libya'da yaptıkları gibi... Ancak marksist ve dürüst bir insan olarak tanıdığımız  Samir Amin'in bu saldırıyı desteklemesi ve ileri sürdüğü tezler, (biz anlayamadık, belki okurlarımız anlar; Fransa emperyalist amaçlar taşımamış mı?) saldırının "merkez"inde konunun nasıl görüldüğünü anlamak için AvrupaGÜN'de Uğur Hüküm'ün derleme/çevirisini yayınlıyoruz.) (G.E.)

 

(1931 Kahire doğumlu Mısır kökenli ünlü Fransız marksist iktisatçı ve siyasetbilimci, yazar-düşünür Samir Amin 23 Ocak tarihli M’PEP Bülteni’nde uluslararası ilerici çevrelerde ciddi bir zihin karışıklığı yaratan bir konuya, Fransa’nın Mali’ye askeri müdahalesine ışık tutan bir analiz yazısı yayınladı. Yaşayan en önemli İslam, Arap ülkeleri, Afrika ve Üçüncü Dünya uzmanlarından Samir Amin, halen Üçüncü Dünya Forumu Müdürü görevini sürdürüyor.) (U.H.)

 

*

 

1) Gerici siyasal İslam söz konusu halkların düşmanı ve üçlü emperyalist stratejilerin baş işbirlikçisidir. (1)

 

Siyasi İslam, görünüşteki ifade (ve davranış) çeşitliliğinin ötesinde (ister beğenin, ister beğenmeyin) “dini inancın yeniden doğuşu” filan değil, aksine aşırı gerici yeni bir siyasi güçtür. İktidarını, nüfuzunu kullandığı her yerde yaşayan halkları ve insanı her anlamda gerileterek kurban eden; onları maruz kaldıkları sorunlar karşısında herhangi olumlu bir girişimde bulunmaktan alıkoyan bir engeldir. Bu güç, yaklaşık otuz yıldır süregelen bir yoksullaşma ve zayıflama sürecini frenleyemiyor. Hatta kendini de böyle besleyerek bu süreci hızlandırıyor.

 

Bugünkü yapısıyla üçlü emperyalist güç, siyasal İslam’ı yukardaki ana nedenlerden ötürü stratejik müttefik olarak görmektedir. Alınan “başarılı” sonuçlar bu güçlerin gerici siyasal İslam’a sundukları sistemli desteğin devamını zorunlu kılmaktadır. Örneğin, Afganistan’da Taliban’a, Cezayir’de FİS’e, “İslamcılar”a Somali ve Sudan’da olduğu gibi, Türkiye’de, Tunus’ta, Mısır’da yerel iktidarları ele geçirme sürecinin belirleyici anlarında verilen destekler, amaçlarına ulaştı. Siyasal İslam’ın sözüm ona “ılımlı” kanatları, terörist eylemler düzenleyen İslamcıların “Selefçi” kesimlerini hiçbir zaman temelli bir biçimde mahkum etmediler. (Örneğin İslamcı Türk basını yıllarca FİS’li teröristleri “mücahit” sıfatıyla andı.-Çev.) 

 

Bu hareketler, dün de ve hatta gerektiğinde bugün bile Körfez ülkelerine “sığındılar, sığınmaya devam ediyorlar”. Dün Libya’da, bugün Suriye’de aynı üçlü onları hâlâ desteklemeyi sürdürüyor. İslamcı teröristlerin göz yumulan cinayet ve zulümleri, Triad’ın geliştirdiği strateji söylemiyle mükemmel bir ahenk içinde yürütülmektedir: Bir yanda “uygarlıklar çatışması” savına saygınlık kazandırılırken, öte yanda Triad, ortamı bahane ederek kendi halklarının tekellerin kapitalist “uzlaşmacı” toplumsal projesini kabullenmesini kolaylaştırır. Demokrasi ve terörizm ile savaş söylemleri, bu stratejinin bütünleşmesini sağlar.

 

Bazı örneklerde kullanılan “ılımlı” siyasal İslam’ın demokrasi ile bağdaşabileceği tezine inanabilmek, yüksek dozda “saflık” gerektirir. Kuşkusuz bu “ılımlılar” ile sahte bir saflıkla fanatiklik, canilik ve hatta terörizm tuzağına (!) düştüğü ileri sürülen “Selefiler” arasında bir görev paylaşımı mevcuttur. Ancak yöntemleri ne olursa olsun, hepsinin asgari bir demokrasinin dahi zıt kutbunda yer alan toplumsal projeleri ortaktır.

 

 

2) “Sahilistan” kimin çıkarlarına hizmet eden bir projedir?   

 

De Gaulle bir zamanlar “Büyük Fransız Sahrası” rüyası görüyordu. Fakat Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) sebatlı direnişi ve Modibo Keita’nın (1960-1968 arası Mali Cumhurbaşkanı) Sudan Birliği Mali’sinin radikalleşmesi, bu tasarıyı 1962-63’ten başlayarak akim bıraktı. Belki Paris’te hâlâ tek tük bu özlemi duyanlar olabilir. Fakat bunların, “normal” (Yazar kendini “normal adam” niteleyen Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’a gönderme yapıyor.- Çev.) bir zekâya sahip politikacıları dahi ikna edebileceğini pek sanmıyorum. Adına “Sahilistan” denen -her ne kadar bir ara Sarkozy katılmış olsa da- böylesi bir proje, gerçekte Fransa’ya ait değildir. Bu proje, gerçekte, ABD’nin (aslında var olmayan) Avrupa Birliği içerisindeki astları İngiltere ve Almanya’nın desteğiyle (Afrika’da) siyasal İslam temelinde oluşturulmak istenen bulanık sisli-puslu bir yumaktır.

 

“İslam(cı) Sahilistan” devleti aracılığıyla uranyum, petrol ve doğal gaz gibi yeraltı kaynakları zengini Mali, Moritanya, Nijer ve Cezayir’in Sahra bölgelerini kapsayan alanda büyük bir devlet kurulabilir. Bu kaynaklar, esas itibariyle Fransa’ya değil, öncelikle Triad’ın (Emperyalist ABD-Avrupa-Japonya Üçlüsü) egemen güçlerine açılacaktır. Bu “kraliyet” devleti, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri örneklerindeki gibi yörenin emir ve şeyhlerini (!) ön plana çıkartıp kolaylıkla dağınık Sahra halklarının desteğini (güvenini) “satın alabilir”. Yeni emirler, rant gelirlerinden alacakları paylarla hayal bile edemeyecekleri servetlere konabilirler.

 

Körfez krallıkları en acımasız arkaik ve köleci yönetimlerine rağmen (aslında bu özellikleri sayesinde demek daha doğru olur) Triad iktidarlarının yeryüzündeki en kullanışlı, sağlam müttefik/uşaklarıdırlar. Böylelikle Sahilistan’da iktidarı ellerinde tutanlar, topraklarında terörizm çalışmaları yapmaktan vazgeçseler de, başka yörelerdeki eylemleri desteklemekten geri kalmayacaklardır.

 

“Büyük Sahra” projesi çerçevesinde, şimdilik sadece Nijer ve uranyumunu denetleme ayrıcalığını koruyabilen Fransa ise Sahilistan durumunda iyimser ihtimalle ikincil bir rol oynayabilecektir.(2)

 

Çevrilen bütün bu dolapları kavrayan ve reddeden François Hollande’ın tavrı takdire değerdir. Fransa’nın müdahale kararının Cezayir ve de Paris’in “dostu” sınıflamasına girmeyen başka birkaç ülke tarafından anında kabul görmesine şaşmamak gerekir. Cezayir yönetimi bu konuda mükemmel bir bilinçlilik göstermiştir. Cezayir, Sahilistan projesinin yalnızca Mali’nin kuzeyini değil, Cezayir’in güneyini de hedeflediğinin farkındadır.(3) Biraz daha ileri gidecek olursak: Hadi vazgeçtik Suudi Arabistan ve Katar’dan ama ABD, Almanya, İngiltere gibi “Fransa müttefikleri”nin dahi gerçekte bu müdahaleye düşmanca baktıklarını söylersek hiç şaşırmayalım. Hepsi, kendilerini oldu bittiye getiren François Hollande’ın müdahale kararını dudaklarının ucuyla kabul etmiş gözüktüler. Gerçekte operasyonun çıkmaza girmesi, başarısızlığa uğramasına sevineceklerdir. Böyle bir gelişme Sahilistan projesine yeniden bir geçerlilik, güç kazandıracaktır.

 

 

3) Sahra savaşını kazanmak

 

Ben aslında (Fransa’nın başlattığı) Sahra savaşının kazanılması, bölgedeki (özellikle de Mali ve Cezayir’de) İslamcıların kökünün kurutulması, Mali’nin sınırlarının ilk durumuna dönülmesini umut ve arzu edenlerdenim. Bu zafer Mali toplumu ve devletinin yeniden inşasının olmazsa olmaz önkoşulu olsa da, asıl hedefe varmanın yeterli koşulu değildir. 

 

Bu savaş uzun, masraflı ve zahmetli ve de sonucu belirsizdir. Zaferin kazanılması belli koşulların bir araya gelmesini zorunlu kılar. İş sadece Fransız askeri güçlerinin zafere ulaşılıncaya kadar yörede kalmasıyla bitmeyecektir. Aynı zamanda “ordu” adına yaraşır Malili bir askeri gücün acilen oluşması gerekmektedir. Zira diğer Afrika ülkelerinin askeri müdahalesinin de kalıcı bir zafer için belirleyici öğe olmayacağını teslim etmek zorundayız.

 

Mali ordusunun yeniden inşası pekala gerçekleştirilebilir. Modibo’nun Mali’si yetkin ve kendini ulusuna adamaya hazır bir orduyu kurmayı başarmıştı. O ordu, İslamcı AQMI (Müslüman Mağrib El Kaide Örgütü) saldırganları gibilerini püskürtmeye kadirdi. Musa Traore (1968-1991) diktatörlüğü, bu silahlı gücü sistemli biçimde yok etti. Halefleri de yeniden yapılanma için hiçbir gayret göstermediler. Ama Mali halkı silahlı (ulusal) bir güce sahip olmanın bilincindedir ve şimdiki ortam böyle bir ordunun kurulması için elverişlidir. Engel, finansal durumdur. Mali’nin bugünkü olanakları binlerce askeri silah altına almaya, onları teçhiz etmeye yetişmez. Bu açığı kapatmaya ne Afrikalı devletler ne de zaten BM razı olur. Fransa zafere ulaşmanın tek yolunun bu orduyu kurmaktan geçtiğini anlamak zorundadır. Takılma veya yenilgi yalnızca Afrika halkları için değil Fransa için de bir felaket anlamına gelecektir. Zafer ise Fransa’nın, Avrupa’nın ötesinde uluslararası camiadaki yerini, ağırlığını pekiştirici önemli bir araç oluşturacaktır.

 

CEDEAO’dan (Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu) bir şeyler beklemek anlamsızdır. Bu ülkelerin birçoğunun ordusunun adından öteye silahlı gücü yoktur. Nijerya gerçekten sayıca güçlü ve donanımlı olmakla beraber, en hafif deyişiyle, bir hayli disiplinsizdir. Yüksek rütbeli subaylarının çoğunluğu müdahale ettikleri yörelerde yağmacılıktan öteye pek kaygı taşımazlar. Senegal de uzman ve özellikle disiplinli bir askeri güce sahiptir, ama küçüktür ve ancak kendi ülkesi ölçeğinde hareket edebilir. Diğer Afrikalılardan Angola ve Güney Afrika etkili katkılarda bulunabilirler, fakat coğrafi uzaklıkları ve belki de değişik hassasiyetler nedeniyle durum pek ilgilerini çekmemektedir.

 

Fransa kararlı, kesin, sonuna kadar kalıcı bir angajmana girdiği takdirde, Fransız diplomasisi NATO’lu ve Avrupalı müttefikleriyle arasına mesafe koyması gerektiğini idrak etmek zorundadır. Ancak henüz bu tavırdan uzak olunduğu gibi, François Hollande iktidarının şimdilik böyle bir cürete muktedir olduğunu gösteren bir belirti de yok.

 

 

4) Diplomatik savaşı kazanmak

 

Mali’ye Fransız müdahalesinin onurlandırıcı hedefleriyle, Paris’in şu anda sürdürdüğü uluslararası diplomatik çizgi arasındaki çelişki kısa zamanda hoşgörülemez bir raddeye ulaşabilir.  Fransa Timbuktu’da “İslamcılar”a karşı savaşırken, Halep’tekileri destekleyemez!

 

NATO ve AB’nin kuyruğuna takılan Fransız diplomasisi bugün gerici siyasal İslam’ın kazandığı başarıların sorumluluğunu paylaşmaktadır. En azından ABD’nin açık seçik iradesi doğrultusunda, rahatça öngörülebilir tek sonucu Libya halkını Kaddafi’den (ki adam diktatörden ziyade bir soytarıydı) kurtarmak olan Libya serüveninde, Fransa (bu kuyrukçuluğun) parlak bir kanıtını vermiştir. Libya şu anda, Mali’deki AQMI güçlenmesinin de gösterdiği gibi savaş ağalarının manevra ve eylem sahasına dönüşmüştür.

 

Zira gerici siyasal İslam ejderhası şu anda taze güçleri eşkıya ve çapulcular kadar “Allah Çılgınları” (Allah ve İslam aşkına şehadeti göze alanlar-Çev.) arasında da devşirmekte. Cihatın ötesinde, kendi kendilerini “iman”ın katıksız savunucuları ilan eden “cihat emirleri” uyuşturucu (Taliban ve AQMİ’ciler), silah (Libyalı savaş ağaları), kadın (Kosovalılar) ticaretinden servet kazanıyorlar.

 

Fransız diplomasisi halen Suriye örneğinde de görülebileceği gibi bunları desteklemeye devam ediyor. Fransız medyası sözüm ona Suriye İnsan Hakları Gözetleme Merkezi’nin (!) verdiği bilgilere itibar ediyor. Halbuki bu merkezin Riyad El Maleh’in kurduğu, CIA ve İngiliz gizli servisleri tarafından desteklenen Müslüman Kardeşler ile ilişkileri, dünyanın malumudur. O zaman Ansar Eddin’nin (Mali’deki bir grup İslamcı-Çev.) söylediklerine de inanalım! Fransa sözüm ona Ulusal Devrim ve Muhalefet Güçleri Koalisyonu’nun (UDMGK) açıklamalarını dikkate alıyormuş. UDMGK’nın başkanı da Washington ve Müslüman Kardeşler’in seçtiği, Şam’daki Duma yangını sorumlusu Şeyh Ahmet El Katip isimli adam!

 

Şayet François Hollande, De Gaulle’ün yaptığı gibi (NATO’dan çekilip, Avrupa’da boş iskemle siyaseti uygularsa) masaları devirmeye cüret ederse, pek şaşırırım (ama açıkçası çok da sevinirim). Hollande’dan De Gaulle kadar ileri gitmesini beklemiyoruz. Ondan sadece diplomatik ilişkilerini Mali’deki eylemin devamı doğrultusuna yöneltmesini istiyoruz. Fransa şunu bilmelidir ki, “müttefikleri” arasındaki rakipleri, sayıca, “düşmanları”ndan daha fazladır. Unutulmamalı ki, aynı diplomatik alanda iki ayrı cephenin çatışması ilk kez rastlanan bir durum değildir

 

 

5) Mali’nin yeniden inşası

 

Mali’nin yeniden inşası ancak Mali halkının kendi eseri olabilir.  Ancak görünen o ki, Malililere yardım etmek bir yana, ülkenin yeniden inşasını olanaksız kılan engeller dayatılıyor. Önce bu engelleri ortadan kaldırmak gerekir.

 

Mali’yi bölgedeki başka bazı ülkeler gibi “müşteri” bir devlet olarak görmek isteyen, halen “sömürgeci” Fransa hayalini sürdüren birtakım siyasetçiler mevcut olabilir. Ama bunlar ciddi bir tehlike veya ağırlık oluşturmazlar. Yeniden inşa edilmiş bir Mali kısa sürede (yeniden) bağımsızlığını pekiştirmeyi bilecektir. Fakat gerici siyasal İslamcıların talan edeceği bir Mali’nin bölgesel veya küresel planda onurlu bir konuma kavuşması çok uzun zaman gerektirecektir. Aynen bugün Somali’nin kaybettiği “egemen” sıfatına layık  bir devlet olmaktan uzaklaşma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

 

Mali, Modipo Keita döneminde iktisadi ve toplumsal alanda ciddi ilerlemeler kaydetmiş, toplumu oluşturan çeşitli etnik öğeler arasında birliği sağlamış ve bağımsızlığını kabul ettirmesini bilmiş bir ülkeydi.

 

Sudan Birliği tek millet çatısı altında Güney’in Bambara’larını, Bozo balıkçılarını, Songhai köylülerini, Nijer’in Mopti Vadisi Ansongo yöresi Bella’larını (bugün Tuareglerin Mali’nin kuzeyindeki nüfusun çoğunluğunu oluşturmadığı gerçeğinin unutulduğunu hatırlatmak isterim) toplamış ve hatta Tuaregleri, köle olarak kullandıkları Bella’ları azat etmeye iknayı bile başarmıştı. Öte yandan olanak yetersizliği -ve de Modipo’nun düşüşünden sonra siyasi irade eksikliği- Bamako’da (başkent) iktidarı ele geçirenlerin Kuzey’i kurban etmelerine (gözden çıkarmalarına) neden olmuştu. Bu açıdan bakıldığından Tuareglerin bazı hak talepleri son derece meşrudur. Cezayir yönetimi de bu noktada son derece bilinçli bir tavırla Tuareglerin (şu anda zayıf ve soyutlanmış durumdadırlar), yabancı Cihatçılardan (ki “Siyahilere” tamamen ırkçı gözüyle bakmaktadırlar-Samin Amin) ayrı tutulması gerektiğini savunmaktadır.

 

Modipo’nun Mali’sinin (gücünün) gerçekleştirebildiklerinin sınırları, ama öncelikle Batılı güçlerin düşmanca yaklaşımları (özellikle de Fransa’nın tavrı)  hem Modipo’nun projesinin sapmasını ve sonuçta Musa Traore’nin (Paris’in sonuna kadar desteklediği) iğrenç askeri darbesini (1968) kolaylaştıran etkenlerdir. Bu diktatörlük dönemi, Mali toplumunun çözülmesi, yoksullaşması ve iktidarsızlaşmasına neden olmuştur. Mali halkının güçlü başkaldırısı onbinlerce kayıp vermek pahasına diktatörlüğü yıkmış (1991), ülkenin yeniden doğuşuna dair büyük umutlar doğurmuştu. Bu umutlar düş kırıklığıyla sonuçlandı. Niçin?

 

Mali halkı, Musa Traore’nin düşüşünden sonra hiçbir dönemde tanımadığı demokratik özgürlüklerden yararlandı. Bu dönem yine de pek işe yaramadı. Ortalığı plansız, programsız yüzlerce hayalet parti, iktidarsız milletvekilleri ve yolsuzluklarla çürümüş bir sistem sardı. Irkçı önyargılardan kurtulamayan bazı uzman ve analizciler bu halkın “demokrasi” için henüz yeterince olgunlaşmadığı (yani genelde bütün Afrikalılar için dendiği gibi) sonucuna vardılar. Mali halkının kazandığı zaferin “neoliberal” hücumların başlatıldığı zaman dilimiyle çakıştığını görmezlikten geldiler. Aynı dönemde zaten son derece zayıf düşmüş ülkeye Avrupa ve Fransa tarafından desteklenen Dünya Bankası’nın lumpen-kalkınmacı modelini zorla kabul ettirdiler. Bu model ülkenin toplumsal ve iktisadi gerilemesinin, aşırı yoksullaşmasının kaynağını oluşturdu.

 

Halkın gözünde demokrasinin başarısızlığı, saygınlığını yitirmesinin asıl sorumlusu işte bu politikalardır. Bu karışıklık (ve kapanış) başka örneklerde de görülebileceği üzere (Körfez ülkelerince finanse edilen) gerici siyasal İslam’ın nüfuzuna elverişli bir ortam yarattı.  Üstelik sadece sonraları tamamen AQMİ’nin denetimine girecek kuzeyde değil Bamako’da dahi etkili oldu.  

 

Cumhurbaşkanı Amani Tumani Toure’nin (Senegal’de sürgünde) azlini takip eden kriz, aslında Mali devletinin çöküşünün sonucudur. Aynı nedenle ülke Yüzbaşı Amadou Haya Sanago’nun düşüncesizce giriştiği askeri darbeden (22 Mart 2012) sonra, başkanlığını IMF ve Fransız Kooperasyon Bakanlığı memuru A. Ouattara’nın üstlendiği CEDEAO örgütü tarafından Mali’ye “geçici atanan” bir devlet başkanının vesayetine girmiştir.

 

Malililerin gözünde meşruiyeti sıfır olan bu başkan, Fransa’ya müdahale çağrısını yapmıştır. Paris’in dost bir ülkenin “meşru” (!) devlet başkanının çağrısına uyarak müdahale ettiği argümanının gücü başkanın konumu nedeniyle pek inandırıcı olmasa da, diplomatik planda kusursuzdur. Peki o zaman, en azından Malili meslektaşı kadar meşruiyete sahip Suriye Cumhurbaşkanı’nın İran veya Rusya’nın desteğini isteyen bir çağrısı niçin “kabul edilemez” olsun? Paris’e düşen, tavrını düzeltmek ve söylemini yeniden gözden geçirmektir.

 

Mali’nin yeniden inşası bugün yaşanan sorunların kökünde yatan liberal “çözümlerin” öncelikle toptan reddinden geçmektedir. Oysa bu temel noktada Paris’in bakışı Washington, Londra ve Berlin ile uyumluluğunu sürdürmektedir. Fransa’nın “kalkınma yardımı” kavramı egemen liberal “ayin”lerin ötesine geçememektedir.(4) Bu kadar! Fransa, Sahra muharebesini kazansa da -ki benim de dileğim odur- Mali’nin yeniden inşasına katkıda bulunacak konumda değildir. Yenilgiyse, kesinlikle Fransa’nın sahte dostlarının rövanşı kazanmalarını sağlayacaktır.  

 

Yazarın Notu:

Makalenin uzamaması ve yalnızca Mali sorununa odaklanabilmesi bazı ek fakat temel sorunlara değinmedim. Örneğin yazıda “In Amenas saldırısı”nı (Cezayir’de kanlı sonuçlanan rehine alma olayı-Çev.) ele almadım. Cezayirliler (O dönemde Batılı güçler tarafından “demokrasi” (!) adına desteklenen) İslamcı devlet kurma niyetlisi FİS hareketine karşı savaşı büyük oranda kazandıklarını biliyorlar. Gerici ejderhaya karşı sürekli mücadeleyse iki alanda devam ediyor: Güvenlik ve İslamcı hareketlerin tabanda adam devşirmesini engellemenin tek yolu olarak toplumsal ilerleme. In Amenas olayında Cezayir’in Amerikalı ve İngiliz rehinelerin öldürülmesine rağmen askeri müdahalesi Washington ve Londra’nın Cezayir’in nasıl davranmakta kararlı olduğunu anlamaları açısından önemlidir: Katillerle pazarlık söz konusu olamaz. Maalesef şuna inanıyorum ki, bu terörist pürüz, uzun vadede ABD ve İngiltere’yi “ılımlı” siyasal İslam konusunda ikna etmeye yetmeyecektir.

 

NOTLAR:

(1) Bu kısa giriş zorunlu biçimde gerici “Siyasal İslam”ın gerçekte ne olduğunu hatırlatmayı amaçlıyor. Söz konusu hareketlerin kapitalist/emperyalist güçler tarafından stratejik kullanımı zaman zaman yalpalayabilir. Cihatçı (terörist) serkeşlerin seferberliği (kullanımı) gerici siyasal İslam’ın kendi iktidarını kabul ettirebilmesi için elzem bir araçtır. Bu serkeşler tabii ki, her türlü suç ve caniliğe (yağmalama, adam kaçırma vs...) yatkındırlar. Üstüne üstlük “Allah Çılgınları” arasından seçilerek oluşturulan “ordular” (!) -doğaları gereği- öngörülmedik çok sayıda girişime muktedirlerdir. (Gerici Siyasal İslam) Hareket önderliği (Vahabi Körfez takımı) ve ABD “establishment”i (dolayısıyla  Avrupalı boyunduruk altı müttefik hükümetler de) ortak tasarılarının hayata geçirilmesi aşamasındaki kullanılan aletlerini “denetleme” kapasitesi sınırlarının bilincine de  vakıftırlar. Ama bu kaosu kabul etmek zorundadırlar.

 

(2) Fransa ucuza kapattığı “yardım” siyasetiyle hem Nijer ve uranyumu üzerindeki denetimini sürdürmekte, hem de ülkede yoksulluk ve iktidarsızlığı kalıcılaştırmaktadır. (4) nolu nota bakınız. Sahilistan projesinin gerçekleşmesi durumunda Fransa’nın Nijer üzerindeki denetim nüfuzu tamamen silinecektir.

 

(3) Fas’ın gözle görülür sessizliği Cezayir’in uyanıklığıyla tam bir zıtlık sergilemektedir. Fas Krallığı her daim ülkenin bir parçası (“Faslı” kentler!) olarak gördüğü Timbuktu ve Gao üzerinde sürekli patırtılı söylemlerle hak taleplerinde bulunmuştur. Rabat’ın bu şekilde geride kalışı açıklama bekleyen bir sorudur.

 

(4) Yash Tandon “En finir avec la dépendance de l’aide” (Yardım Bağımlılığına Son Vermek) (CETİM-2009) başlıklı çalışmasında liberal küreselleşmenin yayılması sırasında “yardım”ın şartlı bir biçimde kullanılmasının bile bir “ilaç” değil, tam tersine bir zehir olduğunu göstermiştir. Bu eserin girişine yazdığım yazıda, ben de aynı doğrultuda Nijer örneğinden söz etmiştim.     

 

 

Çevirenin notu:

 (*) Tersi belirtilmediği sürece parantez içinde kullanılan tüm italik açıklamalar Samir Amin’e aittir.

Metnin Fransızca orijinali aşağıdaki adresten okunabilir:

http://www.m-pep.org/spip.php?article3184

 

Üçüncü Dünya Forumu siteleri:

http://thirdworldforum.net

http://forumtiersmonde.net

http://samiramin.org

 

(Derleme ve Çeviri: UĞUR HÜKÜM - AvrupaGÜN -  www.avrupagun.eu)

 

Gerçekedebiyat.com