Sevgi Yolu / Selim Esen

Sevgi Yolu / Selim Esen

29 Temmuz 2016 - 4182 kez okundu.

Beş kişiydiler…

Nerede hak hukuk varsa tersyüz eder, devlete kafa tutarlardı. Şimdi Suriyelileri Hıristiyan dünyasına taşımak üzere Ege’nin şirin tatil beldesi Kuşadası’nı mekân edinmişlerdi. Davutlar’ da, Sevgi Yolu’ndaki Balıkçı Barınağı’nda toplanacaklardı.

Çek çek kulübesindeki küçük bir ampul, alçak tavandan ince bir sicimle asılmış gibi çırılçıplak sallanıyordu. Tekne bekçisinin kaybolduğu delikten bir ayak sesi duyuldu. Ayağında o zamanın modasına lüzumundan fazla uygun bir çarliston pantolon, sırtında dik yakalı fanila ile yarı hamal, yarı panayır boksörü kılığında bir delikanlı göründü. Siyah saçlarına briyantini o kadar cömertçe dökmüştü ki tavanda yanan yirmi beş mumluk ampul vıcık vıcık yağa boğulmuş bu bedbaht başı, kalaylı bir tencere gibi parlatıyordu. Yüzündeki tüm çizgiler aşağıya sarkmıştı…

“Yarın akşam, hazır olun…”dedi.

“…”

Odayı bıçakla kesilmez, düdükle yırtılmaz bir sessizlik kapladı… Çeneler kilitlenmişti.

Dışarıda ay ışığı altında Beş Parmak dağlarının öfkeyle solukladığı nefesi Sisam Adası’nın kayalıklarında parçalanıyordu… Ardından gelen sessizlik bütün ağırlığıyla Davutların üstüne çöktü. Ortalık ıssızlaştı, güzelim belde boşalmıştı sanki.

Sahildeki Grand Belish Oteline dönen parlak genç, bodrum katından yukarıya çıkan mermer merdivenlere doğru ilerledi. Ancak ayağını daha birinci basamağa atmadan geri döndü. Boyasız oda kapısının yanında duran tozlu tahta bir sandalyenin üzerine atıvermiş olduğu siyah pardösüsünü aldı. Bu kez mağrur bir tavırla basamakları çıktı. Işıklara boğulmuş büyük salonda eğlence vardı. Orkestra oynak bir dans havası çalıyordu. Eğlenenlere umursamaz nazarlarla baktı. Sonra yürüdü otelin kapısından çıktı. Yağmur başlamıştı, pardösüsünün yakasını iyice kaldırdı. Az ilerdeki Star Beach’e geldiğinde çek çek kulübesinde toplananlar şimdi kendisini burada bekliyorlardı. Bir ufak tefek adam öne çıktı, “Hoş geldiniz,” dedi. Kapıdan süzülen deniz havası mekândakileri rahatlatmaya yetti, gevşediler. Kimileri oturdukları koltuğa gömüldü, kimileri sigaralarına sarıldı, yüzlerinde gülücükler oynaştı…

Aynı saatlerde Kuşadası Marina’nın karşısındaki belediye bahçesinde çelimsiz bir adam, karşısında dikilenlere: “Bakınız…” dedi, “Sahillerimizden denize açılanlar denizin acımasızlığına teslim oluyorlar, önleyeceğiz bu cinayetleri…” Anlaşılmayan bir şeyler daha söyledi. Dört kişi kös dinledi, sessizce dağıldılar… Çelimsiz adam kent merkezine, kalmakta olduğu Derici Otel’e yürüdü, doğru odasına çıktı. Çok geçmeden kapısı iki kez vuruldu. Bu, parolayla gelen operasyon ortağıydı.

İlk kez karşılaşıyordu onunla… Siyah takım elbisesi, gri kravatıyla uyumlu gri saçlı, ince yapılı, bilinen ünüyle ilgisi olmayan uzun boylu yapılı bir adam girdi odaya. İkili şaşkın şekilde tokalaştılar. Kim bilir neler konuşulacak, yağıp gürleyeceklerdi birbirlerine… İşin özünde kaçakların önlenmesi vardı. Çelimsiz adamın gözü bir ara pencereden dışarı kaydığında, içerdeki kasvetli buluşmaya karşın rıhtımdaki parmaklıkların üzerinde martıların neşeli çırpınışlarını gördü. Güzel bir gece olmasına karşın Davutlar sahiline akşamın gölgeleri ile birlikte serinliği de inince Sevgi Yolu’ nda yaz aylarında piyasa yapan renkli ve gürültülü kalabalık yerini sokak köpeklerine terk etmişti…

Grand Belish Oteli’nde eğlence devam ediyordu. Türk Sanat Müziğine gelmişti sıra… Büyükşehirlerde bile pek tanınmayan sanatçı elini kulağına atmış, Hamizade İsmail Dede Efendi’nin şarkısını söylüyordu:

“Cihar attım şeş oynadım, yine felek yendi beni…”

O, Ankara’nın Hamamönü semtindeki Karacabey Hamamının ısıtma merkezi olan külhanında barınmış bir kimsesizdi. Odun kesmiş, kütük istiflemiş, ateş dağıtmış, kül süpürmüş bu adama emeği karşılığında hamam sahibi tarafından özellikle kış aylarında külhanda barınmasına izin verilmişti. Şarkı söylemeyi de orada öğrenmişti…

Onun için düzenlenen külhan kabul töreninde helva karılmış, pilav yapılmıştı. Demirbaş leğenlerden ikisine pilav, birisine tepeleme helva doldurulmuştu. Külhan sofraya oturmazdı, gelenek böyleydi… Bir elinde testi diğerinde bardak ayakta dikilmişti. Yemeğin sonuna gelindiğinde külhanbeyi bir lokma ekmeği üç parmağının arasında tuza banıp, şöyle demişti:

 

“Bu ocağın adı hakiki külhandır;

Yersize, yurtsuza mekândır.

Nice erler yetişmiştir külhandan

Kim bilir kim bugün nerede pinhandır.

Ana baba kucağına sığmayan

Yavrucaklar bu ocakta mihmandır.

Pirimizdir bizim koca Layhar,

Hak budur kim eşi gelmez sultandır.

Hu çekelim Layhar’ın ruhuna Hu

Onun için bay-ü geda yeksandır.”

 

Sokakta yaşayan insanların ısınmak için sığındıkları yerdi külhanlar. Külhanda toplanan insanlar, aralarında gruplaşırlar, grupların başındakilere “külhanbeyi” denirdi. Ama Karacabey’in tek külhanı vardı, O… Külhanlar arasında bir anlaşmazlık, çatışma çıktığında olaya el koyardı. Onun gelmesiyle kavga bıçakla kesilmiş gibi bir anda sona ererdi. Vereceği hüküm, temyizden geçmiş bir mahkeme hükmü kadar kesindi.

Sahnedeki görünümü farklıydı…

Karakaşlı, kara gözlü, kır saçlı, parlak adamın başında siyah beyaz desenli, uçları hafif püsküllü kefiye, sırtında koyu sarı, yarım kol düğmesiz hâkim yaka ipek gömlek, gömlek üstüne kırk düğmeli siyah parıltılı Halep yeleği, yine ışıltılı parlak Halep şalvarı, belinde beyaz ipekten kuşak, kuşakta gümüş saplı Çerkez hançeri vardı. Ayağında beyaz çorap, arkası çek çekli, yumurta topuklu, cilalı parlak postal giymişti. Saçları düzgün taranmıştı…

O, külhanbeyi geleneğinin Ankara’dan çıkan son, Kuşadası’na gelen ilk temsilcisiydi. Kendisini topluma kabul ettirmenin kuralları doğal olarak normal insanlardan farklıydı. Cinayet, ölüm gibi kavramlar onun günlük yaşantısının değişmez unsurlarıydı. Oysa Karacabey Külhanında, külhana sığınan çocukları, yaşlıları koruyup kollamayı, gezginci esnafa ilişmemeyi, hamallara yük indirip bindirirken yardım etmeyi öğrenmişti. Varlıklı ailelerin çocuklarına, özellikle, lalası, dadısı, mürebbiyesi ya da kölesiyle gezenlere sarkıntılık yapmak, tulumbacılara bulaşmak, işi tıkırında dükkânlara musallat olmak da külhanın töreleri arasındaydı. Külhanbeyleri ara sıra kömürcülere, Yahudilere de sataşırlardı, ama savunmasızlara, biçarelere dokunmazlardı. Ne var ki bu külhanbeyi, Suriyelileri ölüme götüren kaçakçı çetesinin başıydı…

Çelimsiz adam Derici Otel’deki odasında, uzun boylu, kar düşmüş dağ zirvesine benzeyen, tuz biber rengi kepekli başı, uykusuz geçen günlerinin dörtte üçünde düzeni sağlamakla görevli bir ciddiyet taşıyan çehresi, sert sivri dilli meçhul ziyaretçisini sabırla dinliyordu. Ziyaretçinin Müthiş bir hafızası, olağanüstü konuşma yetisi vardı… Hafıza ambarından çekip çıkardığı görev deneyimleri imdadına yetişir, saatlerce konuştururdu onu. Güvenlik anlamında ne kadar söylenmiş, ne kadar kullanılmış söz varsa, hepsi onun hafızasındaki çekmecelerde bir gün sarf edilmek üzere sıraya girmiş bekliyordu.

Ertesi gün güneş erken eğildi, topal oldu. Ardından battı. Gökyüzü yangından kurtulmuşçasına eski mavisine kavuştu. Sonra karanlık çöktü. Bu süreçte Derici Otel’de bir araya gelen iki kişiden ne bir ses ne bir seda çıktı.

İlkbaharı müjdeleyen o gece hava ılık ve sakin hatta sessizdi. Gökyüzü toprağa yakındı, parlak yıldızlar bulutlar izin verdiğinde Davutlar sahilinin terkedilmiş evlerini bir kandil gücünde aydınlatıyordu. Sevgi Yolu üzerindeki Gençlik Kampı zar zor seçiliyordu. Özlem Sitesi’nin arkasındaki Camiinin minaresi, ay ışığı altında nur taşıyan bir fener görünümündeydi. Sahilde kalabalık bir karaltı göze çarpıyordu.

Yaşlı genç, kadın erkek, çoluk çocuk ellerinde irili ufaklı poşetlerle küçük teknelere doluşup, Ege’ye açılırken, “Allahüekber, Allahüekber!” sesleri Davutlar sahilinin ıssız damları üzerinde gökten dökülür gibi yankılanıyordu. İslamşanlı Camii minaresindeki yetişkin, acılı ses Tanrının büyüklüğünü sanki bu talihsiz, umarsız insanların üzerine yolluyordu.

(…)

Gün ağardığında Sevgi Yolu sahilinde, akşamki karaltıların yerini karaya vurmuş cansız bedenler almıştı. Adları Nazikeda, Bedrifelek, Nurefzun, Bidar, Dilpesend, Emsalinur, Mezide, Nevcedit, Behice, Müşfika’ydı… 

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com