Özdemir İnce'den Murat Belge'nin yeni kitabına eleştiri...

Özdemir İnce'den Murat Belge'nin yeni kitabına eleştiri...

10 Ocak 2018 - 8865 kez okundu.





Özdemir İnce,  ozdemirince.com'da bugün yayınladığı yazıda, Murat Belge'nin bir kaç gün önce yayınlanan Şairane'den Şiirsele - Türkiye'de Modern Şiir adlı kitabına değindiği yazısını yayınlıyoruz. Bilindiği gibi Murat Belge politik olarak tüm görüşlerinin iflas edip tasfiye edildiği zamanlarda edebiyata döner. (gercekedebiyat.com)


1986 yılında Marais’deki (Paris) Picasso Müzesi’ni gezerken, Picasso’nun kuşaktaşı ressamlara ve daha genç kuşaklardan ressamlara acımıştım. Çünkü, malzeme, biçim ve öz (nesne) bağlamlarında mevcuda tecavüz ediyor ve deneysel önerileriyle de, daha doğmadan, birçok “şey”in ırzına geçiyordu.

Sanki, derebeylik geleneğine özgü, derebeyin “ilk gece hakkı”nı  (droit du seigneur) kullanıyor  gibiydi. Ayrıca denediklerinin epeycesini de geliştirmemişti ama buluşun patenti ona aitti.

O gün, müzeyi gezerken, öncülük için mükemmelliğin bir koşul olmadığını farketmiştim. Sanat ve edebiyat bağlamında bu konuda galiba yazı yazmadım. Ama siyasal bağlamda çok yazdım.

30 Aralık 2017 günü, Stockholm Modern Müze’yi (Moderna Museet) Ülker’le gezerken Pablo Picasso, Salvadore Dali, Henri Matisse, Man Ray, Marcel Duchamp, George Braque karşısında da buna benzer duygulara kapıldım. En ırza geçici gene Picasso idi. Ötekiler hem öncü hem büyüktü. İzleyici kuşaklar “çok iyi” olsalar bile öncülerin gölgesinde kalıyorlardı. Bu baskılı gerçek ya da gerçeklik baskısı kimi zaman izleyen sanatçıları uçlara sürüklüyordu.



Bu türden bir olguyu 1960 sonrası siyaset sahnesinde, siyasal oluşumlarda, siyasal düşünce, davranış ve jestlerde gördüm, tanık oldum. Bir grup insan sol siyasal sahneye muhtelif zamanlarda hep öncü olarak çıktılar, bir süre orada kaldılar, ardından sahneden ayrılmadan ve bir gerekçe göstermeden, sahne üzerinde ve herkesin gözleri önünde kılık değiştirerek yeni bir “öncü” rolünü oynamayı sürdürdüler. Asla (!) yenilmediler, hep zafer kazandılar. Marksist, Leninist, Stalinci, Trockist, Enver Hocacı, Maocu, Castrocu, Guevaracı , Althusser’ci, Filistinci, Humeynici,modern, postmodern, post-postmodern, yapısalcı, DEVGENÇ’ci (ve benzerleri)  İkinci Cumhuriyetçi, Birikimci, Zamancı, Tarafcı, Evet-Hayırcı, hiper ve süper liberal, antikemalist, karşıdevrimci ve Cumhuriyet düşmanı oldular; dönüşüm ve değişimlerinde (güya) hep onlar haklıydılar ve her zaman şoför mahallinde oturmak istediler. Ben bunlara “Ana Rahmine Haklı Düşenler” adını taktım ve bir ara “Yeni Mürteciler” de dedim. Bunlar: Murat Belge, Ahmet ve Mehmet Altan, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Eser Karakaş, Ali Bayramoğlu, Şahin Alpay, İsmet Berkan…  Bunlar basın dünyasının temsilcileri. Üniversite’de de mümtaz temsilcileri var. Ama adını verdiklerim, benim 1980’lerden bu yana, eleştirdiğim, haklarında iyi şeyler söylemediğim zevat. Aralarından Ali Bayramoğlu, kendisine “Yeni Mürteci” dediğim için beni mahkemeye bile verdi. Galiba kazanamadı. Kazansa tazminat istediği için haberim olurdu. Tazminat davasının dışında ceza davasi da açmıştı.

Gelelim Vehbi’nin kerrakesine: Bu muhterem zevatın “en ırza geçici”si olan Murat Belge edebiyatın şiir mahallesiyle ilgili  “Şairaneden Şiirsele Türkiye’de Modern Şiir” (İletişim Yayınları) adlı, “adı” çok önemli bir kitap yayınladı. Bilimsel bir poetika kitabı olmakla bir ilgisi yok. Okullardan ve arkadaşlık ilişkilerinden aklında ne kalmışsa yazmış. Örneğin hiçbir dil bilmeyen Ece Ayhan’ın çok iyi İngilizce bildiğini bile yazıyor.

Murat Belge, “Ana rahmine haklı düşenler”in en başta geleni. Onunla, büyük bir olasılıkla onunla 1960’lerın başlarında tanışmış olmalıyım.

Rahmetli Kemal Özer’in Beyazıt’taki Beyaz Saray İş Merkezi’nin bodrum katındaki kitapçı dükkanında. Parmağımdaki nişan yüzüğünü gören Kemal yoldaş, “Oo nişanlanmışsın be yau!” demiş, yanımda varsa, nişanlımın fotoğrafını görmek istemişti. Cüzdanımdan çıkartıp Ülker’in fotoğrafını gösterdim. “Ana rahmine haklı düşen” Murat Belge de  baktı fotoğrafa ve “Benim nişanlım seninkinden daha güzel!” dedi.
Şimdi düşünüyorum da, bu örnek,  bu kafadan olanları takdim için muhayyer (beğenmece) bir numune (örnek) niyetinedir: Onlar ve onlarınkiler her zaman en birincidir! En güzeldir, en doğrudur, en haklıdır, en gerçektir. Yahu,  bir insan yeni tanıştığı birine, “Benim nişanlım senin nişanlından daha güzel!” der mi?

Üniversite’nin tembel profesörcüleri, doçentçileri, edebiyatın tarihçi ve eleştirmencileri zahmete girmedikleri için Murat Belge gene şoför mahalline oturdu. Ben mi? Ben, üstüme düşeni misliyle yaptım. Kitap konusunda bir inceleme yazısını Mayıs 2018’e kadar yazıp bir edebiyat dergisi ile bu sitede yayınlayacağım.

Bu vesile ile “bu tayfa” hakkında yayınladığım birkaç yazıyı ısıtıp okumanıza sunuyorum.

Özdemir İnce
10 Ocak 2018

***

YENİ  MÜRTECİLERİN HAL VE GİDİŞİ (Hürriyet, 24 Nisan 2007)

1948 Londra Olimpiyatları’ndan bu yana gazete okurum. Hürriyet satın aldığım ilk gazetedir. İşte o tarihten bu yana, birtakım yazar ve müderrisin bir İslamcı iktidarın karanlık işlerini bir yana  bırakıp muhalefeti eleştirdiklerine ilk kez tanık oluyorum. Bu zevatın fesatçılar, haramzadeler, yeminli Cumhuriyet düşmanlarıyla  birlikte Cumhuriyet’e, cumhuriyetçilere, “Kurucu Atalar”a saldırdıklarına,  iftira attıklarına tanık oluyoruz.

Ve bu sapkınlıkları da kendi ürettikleri bir naylon demokrasi adına yapıyorlar. Bunların ön saflarında da “Ana Rahmine Haklı Düşenler” kadrosu yer alıyor.  Yalçın Küçük, geçenlerde  Fransa’da “Les Nouveaux Reactionnaires” denen insanlar türediğini söylüyordu programında. Yani Yeni Mürteciler !  Bizimkilerin fotoğrafına çok uygun bir çerçeve.

Bunlardan biri, İsmet Berkan, Cumhurbaşkanı Sezer’in laiklik anlayışını sorguluyor. Haklıdır, Tevhid-i Tedrisat’ın,  Öğrenim Birliği’nin amacını anlamamış  biri Cumhurbaşkanı Sezer’in hangi laikliği savunduğunu kuşkusuz anlayamaz. İmam-hatiplerin toplum üzerindeki yarattığı yıkıcı ikiliği “Bunlar da sonuçta  ‘cumhuriyetin okulları’dır. Bunları açan ve bu kadar çoğaltan güç, sonuçta bu ülkenin hükümetleriydi. Bütün bu hükümetlerin ‘Cumhuriyete düşman yetiştirmek üzere bu okulları açtıkları’ iddia ediliyorsa, sorunumuz çok büyük demektir. O zaman, bir tarafta dünyevilikten uzak bir ‘cumhuriyet’ var, öteki tarafta ise siyasi temsilcileri aracılığıyla her bulduğu fırsatta bu ‘cumhuriyet’i yıkmaya başlayan bir millet” (Radikal, 15.04.07) cümlesiyle savunuyor. 

İsmet Berkan, yukarıdaki demagojik safsatayı Cumhurbaşkanını eleştirirken yazmış. Sanki Millet’in tamamı imam-hatip fesadını savunuyormuş gibi. Bu ülkede en çok imam-hatip okulu açmış olan Süleyman Demirel bile bu okulların asıl amaçlarından saptırıldığını söylüyor artık. Yeni Mürteciler için aymazlığın sınırı yok!

Bir başkası ise, Murat Belge, “İtalya’da faşist ve Almanya’da nazizm de kitle hareketleriyle iktidar oldu. 2007’nin Türkiyesi, 1920’lerin İtalya’sını bu anlamda yakalamıştır artık” (Radikal, 15.04.07) diye yazmış.

İşte anadan doğma haklı (!) Murat Belge’nin ulaştığı ruhsal ve zihinsel yıkım ! 14 Nisan 2007 günü demokrasi, Cumhuriyet ve onun devrimlerini savunmak için Ankara’da toplanan yüz binlerce iyi niyetli, barışçı insanımızı faşist ve nazi sürüleriyle bir tutuyor. Böylesine fesatçı bir karşılaştırma yapan birinin  ruh ve zihin sağlığından kuşkuya düşebiliriz.

Hasan Cemal (Milliyet, 15.04.07) ise kendi  geçmişinden örnek vererek Ankara’da toplanan yurtsever cumhuriyetçi demokratları suçluyor. Kendileri de 1970’lerde “Darbeci değil, devrimciyiz!” diye haykırırlarmış fakat sonunda cuntacı olmuşlar. Yenilgilerin yaptığı yıkım ve hedonist megalomanya yüzünden elbette gerçekleri göremiyor, anlayamıyor: Arkalarında 14 Nisan’ın yurtsever yüz binleri olsaydı cuntacılık tuzaklarına düşerler miydi acaba?

AKP’nin kurduğu hanedana övgüler düzen bu üç yazar her fırsatta Cumhuriyet’e ve cumhuriyetçilere saldırıyor. Böylelerine Yeni Mürteciler deniyor artık!

***

YENİ  MÜRTECİLER (Hürriyet, 11 Mayıs 2007)

8 Mayıs akşamı haber televizyonlarında “Cumhurbaşkanlığı” konusunda yapılan tartışmaları izliyordum. Televizyon  reklam arası verince, uzaktan kumanda ile geriye doğru gittim. Karşıma “24” adlı ve Fethullahcı olduğu söylenen ve öyle olduğu her halinden belli bir televizyon çıktı. Yeni mürteciliğin üç mümtaz siması, Mehmet Altan, Cengiz Çandar ve Eser Karakaş oturmuşlar, son demokrasi ve özgürlük mitinglerini yerden yere vurmaktalar.

Dördüncü mümtaz sima, Ali Bayramoğlu ise, “laikçi ulusalcılık, ulusalcı laiklik” yavesi ile kareyi tamamlamakta (Yeni Şafak, 21 Rebi’ul-Ahır 1429 yani 09.05.07)

Beyzadelere göre bu toplantıların demokrasi ve özgürlük kitabında hiçbir kıymet-i harbiyyesi yokmuş, çünkü  TSK esinli, militarist güdümlü toplantı imişler.

Yeni Mürteciler kuşkusuz yukarda adını verdiğim dört şahıstan ibaret değil. Ana Rahmine Haklı Düşenlerin, İkinci Cumhuriyetçilerin, Neo Liberallerin tamamına yakını bu şanlı familyanın gönüllü ve bilinçli üyesi. Çoğunluğu mutasyona uğramış “goşist” tayfası…

“Hakiki” mürteci olan İslamcılar ile araları çok iyi olup yakında  kız alıp-vermeye de başlayabilirler. Başlamamışlarsa tabii… Yeni mürteciliğin en önemli özelliği : Sadece işine geleni hatırlamak; gerçeklere bakarken durmadan gözlük değiştirmek!

Yeni Mürteciler işçi ve köylü sınıflarından nefret ederler, küçük burjuvazi ile dalga geçerler ama müminine, münkirine bakmaksızın  büyük burjuvazinin sadık hizmetkarlarıdırlar.

Yeni Mürteciler türlü ailesel ve bireysel nedenlerle Cumhuriyet’ten nefret ederler. Bu nefretin ailesel kökenini  Milli Mücadele’ye, Birinci Millet Meclisi’ne, İstiklal Mahkemelerine, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na, Serbest Cumhuriyet Fırkası’na, Demokrat Parti felaketine gider. Bireysel öfke ve hıncın kaynağı ise 12 Mart darbesi. Tam iktidara geçip Politbüro üyesi olarak memleketi yöneteceklerdi, sol gösterip sağ vuran felaket geldi.

Benim yaşımdakiler çok iyi tanır bunları. “Cumhuriyet” nefretlerinin ağusunu 1923-1950 yorumlarına aktırlar; CHP’nin hatta TİP’in köküne kibrit suyu dökmüşlerdir. Nefretlerini saklamak gerektiğini düşündüklerinde “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” ilkesi uyarınca İslamcıları ve AKP’yi desteklerler.

AKP’nin Avrupa Birliği’ne yaranmak için çıkardığı ama uygulamadığı yasalar onlar için birer demokratik devrimdir. Ama bu partinin söz vermesine karşın milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmadığını, siyasal partiler ve seçim yasasını demokratikleştirmediğini; yüzde 10 barajını sıfırlamadığını; emekçi sınıflar lehine parmak oynatmadığını ağızlarına bile almazlar.

Yeni Mürtecilere göre, AKP’nin son Cumhurbaşkanlığı bozgunu, bu partinin antidemokratlıklığının, beceriksizlikliğinin, basiretsizliğinin, çıkarcılığının ürünü değildir. CHP’nin demokrasi, özgürlük ve halk düşmanlığının kanıtıdır.

Yeni Mürtecilere göre, Cumhurbaşkanını halka seçtirmek halkçı bir girişimdir. Halkçı bir girişim olduğu için halka sormak gerekmez. R.T.Erdoğan’ın seçtiği  cumhurbaşkanın TBMM tarafından seçilmesi yeterince demokratik değildi. Bu nedenle, aynı aday halk tarafından seçilirse demokrasi kuşu tam göğsünden vurulur.

Yere düşen kuşu avcıya getirmek de Yeni Mürtecilerin işidir!

***

NAYLON DEMOKRATLAR (Hürriyet, 17 Mart 2010)

Çoğu 68 kuşağından olan ve 12 mart, 12 eylül darbelerinden geçerken bukalemun gibi renk, yılan gibi deri değiştiren insanları 1980’lerin başından itibaren “Ana Rahmine Haklı Düşenler” olarak tanımlamıştım. O sıralar bunların yanına yaklaşmak mümkün değildi. Kimi Lenin, kimi Krupskaya, kimi Rosa Luxembourg, kimi Mao olmuştu, olacaktı.

Sonra bir şeyler oldu ve değişmeye başladılar. Belki daha önce de haklarında yazmış olabilirim ama kitaplarımda bulabildiğim ilk yazı “The New Ottomans Co.”  Hürriyet Gösteri dergisinin Mart 1993 sayısında yayımlanmış. Aynı yazı “Dinozorca” (Telos Yayıncılık, 1993 ) adlı kitabımda yer almış. En son yayımlandığı yer, üç kitaptan oluşan “Mahşerin Üç Kitabı” (Doğan Kitap, 2005, S.170).
On yedi yıl aradan sonra, yazının giriş bölümünü ilginize sunuyorum:

[“Son yirmi-yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda kaldığımız kimi insanlar için, ‘Ana rahmine haklı olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!’ diye bir tanımlamam vardır. Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamayı kullandığımı da anımsıyorum. Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincinin hası, Humeyni sempatizanlarının hası onlardı; ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar. Eski yol arkadaşlarına ‘Hâlâ aynı yerde mi otluyorsunuz?’ gibilerinden, tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler. Özal’ın kişiliğinde XXI. yüzyılın dâhi politikacısını görmeye başladılar. Şimdilerde ‘Yeni Osmanlıcılık’a takılıyorlar, asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar. Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler.]

Zaman zaman Yeni Mürteciler, zaman zaman Naylon Demokratlar olarak tanımladığım İkinci Cumhuriyetçiler’den söz ediyorum. Her biri yapılacak devrimden bir şey, bir mansıp, bir rütbe, bir has ya da zeamet, beylik ve beylerbeylikleri bekliyorlardı. Ortalıkta “dünyayı ben yarattım” gibilerden dolaşırlardı. Sanki koltukaltlarında bir karpuz vardı.

Marx ve Engels’in kuramına katkıda bulunurlar, Lenin’in strateji ve taktiklerini düzeltirlerdi.

Şimdi de aynı şeyleri yapıyorlar : Anayasa’nın ve özel yasalarının gereklerini getiren Anayasa, Danıştay ve Yargıtay’ın yüksek yargıçlarını hukuk darbesi yapmakla suçluyorlar.

Saçları sakalları ağardı. Akademisyen olanları profesörcü oldular. Ama hiçbirinin dünyadaki meslektaşlarına referans olan tek bir kitabı yok, makaleleri bile yok. Ama uluslararası toplantılara giderler, güya bildiri sunarlar. Bu bildirilerin tamamı Türkiye üzerinedir. Ev sahiplerinin kendilerinden bekledikleri gammazlığı yaparlar.

Dünyanın hiçbir yerinde bilimsel bir saygınlıkları yoktur. Uşaklık ederler, mandacılık ederler.
Öldüklerinin ertesi günü unutulacaklar ! Sevinebilirler, çünkü hiçbir geçmişleri olmayacak. Sanki hiç doğmamış gibi !  Şimdi bana “Kim bunlar?” diye soracaksınız. Vallahi birinin adını versem ötekinin gönlü kalır!

***

MÜFLİS HERİFLER (Aydınlık, 4 Temmuz 2013)

Tam tarihi hatırlamak için internetten Ataol Behramoğlu’nun biyografisini dikkatle okudum. (Bu yazıyı yazdığım saat telefon edilecek zaman değil.)  Ataol’a bir şey soracaktım. Zaman dilimi 1975-1980 arası idi. Çıkardığı dergide canımı sıkan bir yazı yayınlanmıştı. Kendisine bir şikayet-eleştiri mektubu göndermiş ve “Sol, psikiyatri kliniği değildir” diye bir aforizma attırmıştım.

O sıralar ve daha önce, ruhsal sorunlarına çare aramak için Sol’a sığınanlar, kendilerini Marx, Engels, Lenin, Stalin, Krupskaya, Rosa Luxemburg yerine koyanlar,  daha sonra “Müflis Herifler” oldular. 12 Mart ve 12 Eylül sınavlarında “kazık” sorular çıkmıştı.

Özal döneminde bunlara “Ana rahmine haklı düşenler” adını takmıştım. Hacıyatmaza benzeyen bu herifler her zaman haklıydılar: Devrilen bir otomobilin şoför mahallinden inip bir yenisinin şoför mahalline biniyorlardı.

Bunlardan biriyle, 1960’lı yılların birinde, rahmetli Kemal Özer’in Beyazıt’taki Beyaz Saray’ın bodrum katındaki kitapçı dükkanında tanışmıştım. Parmağımdaki nişan yüzüğünü gören Kemal, “Oo nişanlanmışsın be yau!” demiş, yanımda varsa, nişanlımın fotoğrafını görmek istemişti. Cüzdanımdan çıkartıp Ülker’in fotoğrafını gösterdim. “Ana rahmine haklı düşen” de baktı fotoğrafa ve “Benim nişanlım seninkinden daha güzel!” dedi.

Bu muhterem , “Ülker’den güzel kız”la evlendi ve boşandı. Kızı epeyce sonra gördüm. Bir başkasıyla evliydi ve Ülker’den hiç de güzel değildi.

Bu, bu kafadan olanları takdim için muhayyer (beğenmece) bir numune (örnek) niyetinedir:Onlar ve onlarınkiler her zaman birincidir!

“Ülker’den daha güzel kızın nişanlısı”, günümüzde, müflis heriflerin önde gidenlerinden. İflas ettiği için gecekonduya düşmedi. İktidar nezninde itibarı yerinde. Bütün “Yetmez ama Evet”çiler gibi, ortalıkta kasılarak geziyor. Akil adam bile oldu.

1993 yılında, demek ki 20 yıl önce, bunlarla ilgili bir yazı yayımlamışım. Giriş bölümünü okuyalım:

“THE NEW OTTOMANS CO.” (Gösteri Dergisi, Mart 1993)

[“Son yirmi-yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda  kaldığımız kimi insanlar için, ‘Analarının rahmine ‘haklı’ olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!” diye bir tanımlamam vardır. Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamaya kullandığımı da anımsıyorum. Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincinin hası, Humeyni sempatizanlarının hası onlardı; ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar. Eski yol arkadaşlarına ‘Hâlâ  aynı yerde mi otluyorsunuz?’ gibilerden tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler. Özal’ın kişiliğinde XXI. Yüzyılın dâhi politikacısını görmeye başladılar. Şimdilerde ‘Yeni Osmanlıcılık’a takılıyorlar. Asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar. Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler. Başkalarının yapması durumunda ‘tu kaka’ edecekleri davranışları, kendileri yaptıkları için, erdemlilik olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Yirmi yıl önce bir tek amaçları vardı: Toplumsal vitrinin önünde olmak. Şimdi gene tek amaçları var: Toplumsal vitrinin önünde olmak. Bundan sonra nereye gidecekler, bunu zaman gösterecek.”] (Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005, s.170)
 
(Aradan iki yıl geçmiş, 1995 yılında aynı konuda bir başka yazı daha yayınlamışım:

“BEDAVACILIKLAR, SITMA VE SULFATA!”

[“1995 yılının nisan ayında topluma baktığım zaman neler görüyorum: Yeni Osmanlıcılar, II.Cumhuriyetçiler, köşe dönmeciler, küreselleşmeciler, pro-Kürtler, yuppiler, magandalar bir yandan, şeriatçılar bir yandan, Türkiye’nin tarihsel faturasını (1071-1995 arası) Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Kemalizm’e ödettirmek istemektedirler. Yani ‘meccanicilik’ yapmaktadırlar. Yeter artık! Dürüst ve onurlu olmak istiyorsak, geçmişten sadece ders alalım!
 
1995 yılında ‘insan’ ve ‘adam’ olmanın ölçüsü belli; hiza ve istikamete oradan bakalım:
Batı tipi parlamenter demokrasi, laik ve sosyal hukuk devleti, insanın temel hak ve özgürlüklerinin gerçekten yaşandığı toplum, bireyin kendi inanç ve düşüncesini özgürce yaşayıp dile getirebileceği toplum, her türlü azınlığın (din, soy, dil, kültür, siyasal, vb.) çoğunluk gibi yaşayabileceği, hak sahibi olabileceği bir toplum, bireyin Tanrı ve din karşısında özgür olabileceği bir toplum…”] (Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.471)

Her zaman malûmatfuruş ve kibirli oldular. Tıpkı, “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen Ankara valisi gibi. Cumhuriyetin nimetlerinden yararlanarak iyi tahsil ve terbiye görmüşlerdi. Kimisi dedesi, kimisi babası yüzünden aşağılık duygusu içindeydi. Cumhuriyet düşmanı oldular. 60’larda, 70’lerde, 80’lerde, psikiyatri kliniği, şifa yurdu niyetine Sol’a sığındılar. Kara vagon değil lokomotif olmak istediler. Olmadı!  Pek azı mapus damına düştü, çoğu yurt dışına  kaçtı.

AKP’nin kurulmasıyla poker masasında kağıtlar yeniden dağıtıldı. Bir tuhaftı bu AKP’liler. Dışarıdan hizmet istiyorlardı. Müflisler,  hizmet sunmak için sıraya girdiler. Kurdun kuzu postuna girdiğini gördükleri halde, “Bunlar gömlek değiştirdiler!” diye hizmet yarışında koştular. “Dur hele bir. Bunlar takiyye yapar!” diyenleri küçümsediler.

“Yahu bunlar, despotizm ve şeriat istasyonunda inmek için demokrasi trenine bindiler!” diyenleri aşağıladılar.

Takiyyeci AKP tarikatı, bu kiralık askerleri, uygun gördükleri yerde, kulaklarından tutup trenden aşağı fırlattı. Kullanılmış  tuvalet kağıdı gibi.

Şimdi, gözümüzün içine baka baka, kandırıldıklarını, aldatıldıklarını söylüyorlar. Utanmadan!
Gezi Parklarından sonra yeni hesaplar yapmaya başlamışlardır artık!

GERCEKEDEBİYAT.COM