Marteniçka / Selim Esen

Marteniçka / Selim Esen

05 Mayıs 2016 - 4258 kez okundu.

Tren hız kesti, sonra sarsılarak durdu ve düdüğünü uzun uzun öttürdü.

 

Yolculuk ettiği posta treninin üçüncü mevki vagonundaki tahta ranzadan gerinerek doğruldu. Ceketinin önünü Haydarpaşa’dan bu yana açmamıştı. Elindeki kitaptan başka eşyası yoktu. Vagonun penceresinden dışarıya baktı. Tam da “Ankara” yazısının karşısında durmuştu tren. Üstü camla kaplanmış mermer döşeli perona ayak bastığında, lokomotifin bacasından göğe kapkara bir duman yükselmişti.

 

Onu Ankara’ya getiren olay, aklından hiç çıkmamıştı. Hep bu olayı düşünüyor gözünün önüne getiriyordu. Zaten aradan pek bir zaman geçmemişti: Sevdiği kızın, kaldığı yurdun yolunda o maganda tarafından dövüldüğünü duyduğunda, dünya başına yıkılmıştı. Genç kız kaldırıldığı hastanede yaşam savaşını kaybetmiş, katil de ortadan kaybolmuştu.

 

Görüntüler, sesler uzaklaşmış, ama takvim yaprakları hızla trene girmiş, gözlerinin önünde uçuşmaya başlamıştı.

 

Akrandılar… Edebiyat Fakültesi’nde aynı sınıfı, aynı sırayı paylaşıyorlardı. Ortak tutkuları aynı şehirde, aynı okulda öğretmen olmaktı. Bu hayalleri, sevgiden kaynaklanan sözcükler yeşertmişti. Yılın ilk kırlangıcını gördüklerinde evlenecekler, çocuklarını da öğretmen yetiştireceklerdi.

 

İlericiydiler… 30 Ocak günü İstanbul’da 11 özel okulun öğrencileri, Devrimci Gençlik ve Devrimci Kadınlar Birliği’nin de kitlesel desteğiyle “özel eğitimin devletleştirilmesi” için düzenlenen büyük yürüyüşe el ele katılmışlardı.

 

Sigarasından uzun bir nefes çekti, dumanını boşlukta güvercinlerin uçuştuğu dar ve uzun alanın üzerindeki camlara savurdu. Çıkış yolu, gişelerin bulunduğu yüksek tavanlı geniş salona açılıyordu. Turnikeli gişelerden en yakın olanına yöneldi. Kalın camın arkasındaki memurdan, Boğaziçi Ekspresi için istediği dönüş biletini aldı. Gençlik Parkı’na açılan kapıyı geçti, üç basamaklı beyaz mermer merdiveni indi, parka doğru yürüdü.

 

1971 yılı ekim ayının ilk günleriydi. Yaz, yerini sonbahara bırakmakta direniyordu. Yıllar öncesinin Gençlik Parkı, görünümünden hiçbir şey kaybetmemiş, daha gelişmişti: Park,  yemyeşil bir ağaç denizinde kaybolmuş gibiydi. Uzun taş döşeli yol, onu İstiklal Caddesi’yle İstasyon Caddesi’nin kesiştiği yere getirdi. Yokuşu çıktı, Ulus Meydanı’nı sağına alarak Anafartalar Caddesi’ne saptı. Hal’in girişi yine hareketli, yine canlıydı. Balıkçı tablasındaki palamutlar sonbaharın habercileriydi…

 

Belediye binasının önünden Kale’ye giden yol üzerindeki ilk sokağa saptı. Konya Sokak’tı burası… Yabancısı değildi sokağın. Babası buradaki İşkur Han’da uzun yıllar avukatlık yapmıştı.

 

Karnı acıkmıştı. Yukarı doğru yürüdü. Sol tarafta, Mevsim Sokak’la kesişen köşede “Hancı” tabelasını gördü. Lokanta olmalıydı.

 

Girdi.

 

Üç basamaklı giriş, geniş bir salona açılıyordu. En dipte, sokağa bakan masaya oturdu; gelen garsona, “Ne var, ne yiyebilirim?” diye sordu.

 

“Etlerden; ızgara köfte, şiş köfte, tandır, tas kebap var…” diye saymaya başladı garson.

 

“İçkiniz var mı?”

 

“Var efendim.”

 

“Sen önce bana bir 20’lik “Yeni” ver. Yanında beyaz peynir, kavun birkaç dilim kızarmış ekmek getir. Buz’u unutma… Yemeği sonra düşünürüz…”

 

Garson siparişleri almaya gittiğinde gözü, karşındaki duvarı boydan boya kaplayan İstanbul Boğazı fotoğrafına takıldı. 1 Mart günü Sevda İle Gülhane Parkı’nda el ele dolaştıklarında yaz, olgun bir meyve gibi avuçlarındaydı sanki. Yaşlı çınar ağacının altında durakladıklarında, sevgilisi yakasına kırmızı-beyaz ipek püskülü iğnelemişti.

 

“Nedir bu?” demişti.

 

“Marteniçka”

 

Sevda’nın 12 yaşına kadar yaşadığı Bulgaristan’a özgü sağlık, mutluluk simgesiydi bu püskül. Efsanesi de vardı: Geçmişte, mart ayının ilk günü, haberleşmede kullanılan bir kırlangıcın gagasına mektup iliştirilmiş, bacağına da beyaz iplik bağlanmış, uçurulmuş… Ne var ki düşman, yolda kırlangıcı yaralamış. Beyaz ipliğin bir kısmı kana boyanmış. Yaralı kırlangıç yine de mektubu gideceği yere ulaştırmış. O gün bugündür Bulgaristan’da her yıl 1 Mart günü sevgililer birbirlerine Marteniçka hediye ederlermiş.

 

Yaprakları henüz sararmamış ağaçların altında yürümüşlerdi. İkisi de suskundu. Konuşmadan gözleriyle anlaşmışlar, yaklaşan ayrılığı biliyormuşçasına acısını paylaşmışlardı. Sonra yine el ele Sirkeci Garı’na gitmişlerdi. Garın denize bakan cephesi, kemerli pencereleri görkemliydi. Etkilenmişlerdi. Burası Orient Ekspres’in son durağıydı. İstanbul’a gelenleri selamlıyor, gidenleri de uğurluyordu.

 

Garson, rakı ve mezeleri masaya koyduktan sonra, rakısını yudumlarken pazartesi günü uygulayacağı planı bir kez daha gözden geçirdi. Sabırla iz sürmüş, en ince ayrıntısına kadar kurgulamıştı. Birbiri ardına devirdiği rakı kadehleri cesaretini artırmıştı. Ya olacak, ya olacaktı. Yoktu bunun başka çıkarı…

 

Gözündeki bir damla yaş, kadehindeki üzüm rakısına düştü ve kayboldu. “Rahat uyusun” dedi ve son yudumu başına dikti. Garsonun “Başka isteğiniz var mı?” sözü karşısında gerçek dünyasına döndü. Nasıl da geçmişti zaman… Hesabı ödedi, çıktı. Yol üzerindeki büfeden bir Harman Sigarası aldı, yürüdü.

 

Mercan Otel yabancısı değildi. Denizciler Caddesi üzerinde, eski Sümer Sineması’nın karşısında beş katlı bir yapıydı. Fiyatları uygundu. Pazartesi sabahı gideceği yere de yürüme mesafesindeydi.

 

Birinci katta 102 numaralı odayı verdiler ona. Asansörü kullanmadı. Odada, tek kişilik demir bir karyola, üzerinde yün bir yatak, pamuktan iki yastık; başucunda külüstür bir komodin, üzerinde işlemeli gül resimleri olan bir gece lambası, pencerenin önünde taş baskı örtüsü solmuş küçük tahta bir masa ile iki tarafında derme çatma iki sandalye, yerde bir Hereke halısı… Duvarlar boştu, lavabo dışarıda, koridorun sonundaydı. Müşterek kullanılıyordu.

 

Numune Hastanesi’ne bakan taraftaki iskemleye oturdu. Leo Huberman’ın “Sosyalizmin Alfabesi” adlı kitabını masanın üzerine koydu, sigarasını yaktı, kaldığı yerden devam etti… Ama aklı ölümdeydi. Fahri Erdinç’in “Zabıt Varakası” adlı şiirindeki dizeleri anımsadı:

 

“Bazen doğduğu yerde yaşar,

 

Bazen doğmadığı yerde ölür insanlar.”

 

Okumakta zorlandığında, gün ışığı zayıflamış gece çökmek üzereydi.

 

Kitabı kapadı, iç çamaşırlarıyla yatağa uzandı.

 

Tavandaki örümceğin, ağını kurarken sergilediği beceriyi dikkatle ve hayretle izledi. Sonra çıplak telin ucundaki duya takılı 25 mumluk ampule elektrik veren duvardaki anahtarı çevirdi. Oda karanlığa gömüldü.

 

Yorganı üzerine çekti. Çarşaf sabun kokuyordu…

 

Sevda… Yüksek kayalıkların üstünde tek başına açan güzel, alımlı, ulaşılmaz bir çiçek gibiydi. Aşağıya indirilmesi, saksıya dikilmesi, ömrünün uzatılması olanaksız, mevsimlik bir çiçekti. Böyle düşlerle sabahı etti.

 

Uyandığında her taraf sessizdi. Dışarıdan hemen hiçbir ses gelmiyordu.

 

Otelden çıktı, yolun aşağısında Kısmet Büfe’den bir simit, bir de gazoz aldı, yürüdü… Günü Gençlik Parkı’nda geçirmeyi tasarlıyordu.

 

İtfaiye Meydanı’ndan karşıya geçti, parka girdi.

 

Çocukluktan gençliğe, Ankara’da yaşamış olanların bahar ve yaz akşamlarının unutulmaz mekânıydı Gençlik Parkı. Denize hasret Ankaralıların buluştuğu, nadir su kenarlarının başta geleniydi. Bir memur şehri olan başkentte çocuklar, hafta sonları sabahın köründe yola çıkar, havuz kenarındaki çay bahçelerinde yer kapabilmek için koşuştururlardı. Aileler gelirdi… Börekler, zeytinyağlı dolmalar, salata ve meyvelerle. Yemek yenir, doğru Luna Park’a gidilirdi. Sonra da, bulabilirlerse, küçük kayıklarla havuzda bir tur atılırdı. Herkesin güle oynaya vakit geçirdiği, huzur dolu günlerin yaşandığı yıllardı…

 

Yirminci yüzyılda, boş zaman olgusunun topluma yayılmasıyla “park” kavramı, hem bütün toplum kesimlerine açık bir mekân hem de modern kent planlamasının ayırt edici bir öğesi haline gelmişti. Şimdiyse orta sınıfın imge dünyasında, olumsuz değerlerin yüklendiği, merkezinde yeni kentli yoksulların “öteki” olarak yer aldığı bir mekâna dönüşmüştü.

 

Eski günlerini yâd edercesine her köşesini dolaştı parkın. Banklara oturdu, kalktı. Karnını havuz kenarındaki kebapçılardan birinde doyurdu.

 

Hava kararmıştı, otele döndü. Ertesi gün önemliydi, dinç olmalıydı. Hemen yattı.

 

Gün ağarmadan uyanmıştı.

 

1970’li yıllarda üniversite gençliği arasında siyasal bir çevrenin insanı olmak, kimlik kazanmanın önkoşulu gibiydi. Ülkücü, İslamcı, sosyalist gibi sıfatlar, o yıllarda bir meslek edinmekten önce gelirdi.

 

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde de durum öyleydi. Bir grup milliyetçiliğe, öteki grup ise sosyalizme inanıyordu. Bu fakülte, Ankara’da öğrenci sayısının en fazla olduğu okulların başındaydı. Öğrenciler her sabah yurtlardan toplu halde geliyor, havaya bakıyor, ona göre derse giriyor ya da karşılıklı bekleşiyorlardı. Evlerinden gelenler için de, gruba katılma noktaları vardı. Sırasında omuz atmalar, günde birkaç defa yumruklaşmalar olağandı. O günlerde büyük bir tehlike yok gibiydi, ama yine ender de olsa silahlar ateşleniyordu. Yüzler hep öfkeli, gençler hep gergindi…

 

Dev-Genç, Doğu Kültür Ocakları ve Ülkü Ocakları kapatılmıştı, ama gruplar istifini bozmamıştı.

 

Öğrenciliği arkadaşlarıyla ortak olarak kiraladığı evlerde geçen Fakülte’nin Felsefe Bölümü son sınıf öğrencisi Metin Altıok, bir şiirinde “Bir Acıya Kiracıyım” derken aslında ülkenin üzerinde dolaşan karanlık bulutlardan duyduğu acıyı anlatmak istiyordu. Şair belki de bir gün önce, 9 Ekim günü, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ında aralarında bulunduğu 17 devrimci gencin, Anayasa’yı tebdil, tağyir ve ilgaya teşebbüsten, Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nce ölüm cezasına çarptırılmalarının acısını duyuyordu…

 

Hesabı ödedi, otelden çıktı.

 

Sıra planı uygulamaya gelmişti… En küçük ayrıntıları bile hesaplayarak hareket ediyor, soğukkanlılıktan, gözü kara olmaya uzanan bir çizgi içinde, tasarladığı modeli dantel gibi örüyordu.

 

Aşağıya doğru, Etnografya Müzesi’ne yürüdü, Türk Ocağı Sokağı’nı indi, Atatürk Bulvarı’nda Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin önüne geldi.

 

Öğrenciler gruplar halinde binaya girmeyi sürdürüyordu. Adına “Fruko” denen toplum polisi arabaları henüz görünürlerde yoktu.

 

Kantine yöneldi.

 

Kapının girişinde durdu, az sayıdaki kalabalığın içinden aradığı adamı bulmaya çalıştı. Sağcıların egemen olduğu kantin, yükünü almış, liderlerinin nutkunu dinliyordu: “Bozkurtlarım…” diye başlamış, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” diye sürdürmüştü.

 

İstanbul’daki görgü tanıklarının ifadelerinden yola çıkarak katili belirlemişti: Yirmi bir yirmi iki yaşlarında esmer, seyrek saçlı, kısa boylu, tıknaz… Belirgin özelliğini ezberlemişti: Sol omzunu istenç dışı olarak boyuna oynatıyordu. Böyle garip bir “tik”i vardı.

 

Zembereği kurulmuş saat gibiydi…

 

Az sonra konuşma sona ermiş, lider herkesin derslere girmesini istemişti. Dağılmaya başladılar. Önünden kızlı erkekli geçiyorlardı.

 

“Tikli adam” yerinden kalktı ve soldan yürümeye başladı. Onu görünce bulunduğu yeri değiştirdi. Ceketinin düğmelerini çözdü, elini pantolonun arkasına götürdü, özenle gizlediği 14’lüğü çıkardı, üst üste dört kez ateşledi. Karşısındaki hiçbir ses çıkaramadan külçe gibi yere yuvarlandı. Cesedin başında biriken topluluk sessizdi. Şaşkınlık içinde silahını yere fırlatan adama bakıyorlardı.

 

“O benimle belasını buldu, ben de onla cezamı…” dedi. Avazı çıktığı kadar, “Var mı ölümden öte köy?” diye haykırdı.

 

Yürüdü…

 

Birkaç kez arkasına baktı, Bulvar’ın kalabalığına karıştı. Belleğinde yakasına Marteniçka takan ince zarif eller kalmıştı.

 

Selim Esen

Gerçekedebiyat.com