Hopa İzlenimlerim / Ülkü Önal

Hopa İzlenimlerim / Ülkü Önal

11 Mayıs 2018 - 1039 kez okundu.

Hopa’yı ilk kez 15 yaşlarındayken görmüştüm. Ankara’ya giderken otobüsümüz mola vermişti deniz kenarında oturmuştuk. Yolların bozuk oluşu nedeniyle araba tutmuş perişan olmuştum. Aradan 40 yıl geçti, yollarımız gene zikzaklı ve insanı yoruyor. Daha sonraları da Hopa’ya gidip gelmişliğim olmuştur ama ne Hopalıları ne Hopa’yı yakından tanıma fırsatım olmadı. Biraz sert mizaçlı insanlar olarak bilinirler bizim oralarda. Sarp köyüne gelip buradan Sovyetler Birliği topraklarını seyretmiştim. Rahmetli Özal döneminde Sarp sınır kapısı açılmıştı. Babam ve dayım dahil Ardanuç’tan bir gurup gitmişlerdi. Kapının açılması bu ilçeyi ekonomik olarak değiştirmiştir. Çokça oteller de açılmıştır. Oradan gelen kadınlar yüzünden çok yuvalar yıkılmış ve aileler ekonomik zorluk çekmiştir. 4-5 sen önce iki akşam Sugören Köyünde kaldım yemeklerini ve çocuk oyunlarını derledim ve çaylıklar arasında dolaştım. Eski birkaç evin fotoğrafını çektim.

Artvin Kültür ve Turizm Müdürlüğünde şube müdürümüz olan A.Yaşar İskender Hopa’da Belediye başkan yardımcısı. Bana, “Öğrenci Yurdunda kalabilirisin” demesiyle güneşli bir eylül Eylül günü Hopa’ya gidip misafirhaneye yerleştim. İlk defa ranzalarda yatmakta zorlansam da sonra alıştım. Kendimi deniz kenarına attım dalga sesi dinleyerek kitap okudum. Deniz kenarındaki kafeler Ankara Kızılay semtinden pahalı. Buna rağmen süt içtiğim fincanda çay izleri duruyordu. Geri yolladım. İnsanların gelip geçtiği bir yer olsa da burada öğrenciler de var, fiyatlar makul seviyede olmalı. Sahilde Kahve evi vardı, fakat kahve cezvede pişmiyordu. Alışveriş için çarşının iç kesimlerine girdim. Akşam olmasına rağmen çok hareketliydi. Türkiye’nin her yerinde görebileceğimiz mağazalar lokantalar vardı.

Ben Hopa’ya ait özgün kültürü arıyordum. Yerel mimariyi yansıtan evler göremedim ki çekeyim. Halk Kültürüne ait izler bulamayınca ruhum sıkıldı.

Pek mecbur olmadıkça deniz kenarı ve misafirhane dışına çıkmadım. Eski Termik Santralde çalışan akrabam Mehmet Özdemir’e uğradım. Lojmanda annesi ve eşiyle birlikte öğle yemeğimizi yedik. Özelleşmiş, mahkeme durdurmuş, lojmanların çoğu boştu.

Fındıklı’da birlikte çalıştığımız Trabzonlu Muammer Hacısalihoğlu’nun yeğeni Serkan Eyuboğlu limanda polis memuruymuş. Ona uğradım bulamadım. Hemşinliler kitabının yazarı Remzi Yılmaz balığımı Sugören’de yiyebileceğimi söyleyince oraya gittim ve çaylıklar arasında dik bir bayırı çok zor tırmandım. Oradaki bir binanın bahçesinde oturdum. Denize ve Hopa’ya tepeden bakmanın güzelliğini kelimelerle tarif edemem. Yeşil ve mavinin muhteşem buluşması güzel de plansız beton evler bu bütünlüğü bozuyor. Mezgit taze ve lezizdi. Yalnız bu lokantanın aileli ve içkili olduğunu öğrenince biraz şaşırdım.

Serkan yanına Koyuncular Köyünden Murat Ustabaş isimli arkadaşını alarak geldi. Birlikte Hemşin köyleri olan Artvin yolundaki Çavuşlu köyüne gittik tepelerde çay topluyorlardı. Aşağıdan fotoğraf çekmeye çalıştım. İnsanlar vestiyere asılmış gibi görünüyordu. Ayakta durup da nasıl çay topluyorlar diye şaşırdım. "Bizi nerede yayınlayacaksınız?" diye bağırdılar. Ne eski bir ev ne selender görebildim.

Yukarıdaki Koyuncular Köyü'ne çıktık. Dik yamaçlara evler serpilmiş. Büyük ağaçlar da vardı. Bulutlu tepelere bakmak başka bir tat. Yeşillikler arasında evler tam belli olmuyor. Çatısı eski görünüyor, merdivenleri tırmanıp çıkıp bakıyorum ki biriket ev. Sukutu hayale uğrayıp geri iniyorum. Define arar gibi ev aramam incitti.

 Çay alım yerinde yaşlı teyzeler vardı onlarla konuştum. Yukarıda manici Sultan var dediler. Çıktık teyzeyi bulduk aşıklar gibi Hemşince, Türkçe maniler söylüyor. Arada da yanındakilerin elinden tutup horon oynuyordu. Sevdiğine kavuşamadığını söyledi. Kendi yaptığı Hemşin peynirini getirdi. Önce yağ sandım. Çok güzeldi. Ondan Hemşince ağıt kayıt ettim.

Hemşinli yaşlı bir amca yıllar önce demişti ki, “Eskiden çapa vururken kızlı erkekli atma türkü söylerdik. Şimdi yok oldu.” Bizim o taraflarda düğünlerde kadınlar erkekler bir oturmazken buralar daha rahatmış.

Geri döndük. Zaten burada ilçeyle köylerin arası bizim oralar gibi uzak değil. Limana doğru yürüdüm. Tatil için gelmiş balık tutan bir beyle sohbet ettik: “Hopa halkı misafirperverdir. Yabancıyı dışlamaz bağrına basar. Dışarıdan gelen çok kişi ticaret yapıp başarılı olurlar. Arhavi’de yabancı barınamaz. Sahilin adamı havalı olur.” dedi. Lazlara has özgüveni vardı. Sahilde olmayı üstünlük sayan insanlarla Fındıklı’da tanışınca şaşırmıştım. Sahil eskiden sineklik bataklıkmış, insan yaşamazmış.

Bu ilçede Laz ve Hemşinli dediğimiz çok değerli hemşehrilerimiz yaşar. Dışarıdan gelenlerin anlamakta zorluk çektikleri ayrım varmış aralarında. Şimdi kalkmış. Artık kız alıp veriliyormuş. Eskiden, Hemşinler dağlık bölgelerde oturur, hayvancılık, yaylacılık yaparmışlar. Kendi yetiştirdikleriyle ve ürettikleriyle karınlarını doyururmuşlar. Arada çarşıya indiklerinde de pek hoş karşılanmazmışlar.

Ardanuç-Artvin arasında seyahat ederken Bilbilan Yaylasına göç eden Hopa Hemşinlileri davarlarıyla yolları kapatırlardı. Arabayla zar zor geçerdik. Hayvancılık, köylülük yok edildiği için uzun yıllardır yollarımızda davar sürüleri yoktur. Ankara’daki Hemşinlilere şakayla derdim ki, “Siz sahilden gelip bizim yaylamızı kullanıyorsunuz. Biz de sizin denizinizden, çaylıklarınızdan hak almamız lazım.”

Bilbilan yaylasında Hopalılarla, Ardahanlılar arasında halen daha kavgalar olur. “Hemşinliler olmasa, Ardahanlılar tüm yaylaya sahip olacak.” derdi bizimkiler.

Sabah erkenden misafirhanenin altındaki çay ocağına indim. Ellerinde çantalarla kadınlar camiin yanındaki banklara oturuyorlar. Arada geziyorlar. Garsona bunların ne yaptıklarını sordum. Batum’dan gelip kaçak içki ve sigara sattıklarını söyledi. Pek aklım almadı, şehrin göbeğinde güpegündüz bu iş devam ediyor.

Kadınlarla sohbet ettik birisi kursa gitmiş çok güzel Türkçe konuşuyordu. Ondan yemek tariflerini aldım. Bizden farklı bir iki yemekleri vardı. Sınırlarımızın dışına anlaşmayla bırakmış olsak da onlar bizden biri.

ACARALILAR

Mehmet Bilgin’in Teşkilatı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu kitabını okuyunca Acaralılar hakkındaki fikrim değişti. Macahel bölgesinden karlı dağlardan aşarak Osmanlı subaylarından silah istemişler ve elleri boş dönmüşler. Hep Türklerin yanında olmuşlar. Kadınlar bile Osmanlı askerine silah taşımışlar. Zaferi kazandıktan sonra kendilerini Rusların kucağında bulmaları onlarda nasıl bir travma yaşattığını biz anlayamayız. Dedeleri Çürüksu’dan Ardanuç’a gelmiş olan Fevzi Durmuş Batum’a gittiğinde akrabaları ona demiş ki, “Siz bizi bırakıp gidince Ruslar atalarımızı kesmiş deniz kırmızıya boyanmış.” Kadınlardan bazıları Müslümandı. Biri din değiştirmiş Hıristiyan olmuş. “Niye?” diye sorunca yüzüme öyle mahçup baktı ki utandım. Kolay mıydı Hıristiyan bir ülkede dinini yaşamak. Kim bilir ne baskılara maruz kalmış ki buna mecbur olmuş. Kendi ilime komşu olan bir ilçede 28 Şubatta başım kapalı ve inançlarımdan taviz vermeden yaşamaya kalkınca kaymakam efendinin baskısıyla başıma neler gelmişti.

Hatuna isimli biri öğretmenmiş. Evlerinde Türkçe konuşulurmuş. Düğünlerde, cenazelerde yemek yaparmış. “Yarın düğün var. Gel yemekleri gör” dedi ama olmadı. Zorla çay ikram edebildim. Akşama kadar oralarda dolaşıp duruyorlardı. Yanımdan geçerlerken de bana el sallıyorlardı. Arada yanlarına Gürcü erkekler gelip gidiyordu. Yorgun, bitkin, perişan durumdaydılar akşamüstü. Her gün Batum’a gidip geliyormuşlar. Belki de açtılar. Türkiye’de çok sayıda Acara’lı üst düzey bürokrat ve zengin var. Keşke oralarla, bu insanlarla ilgilenseler. Bu kadar din değiştirenler olmasa, kadınlar batağa düşmese. Hemcinslerimin bu durumu beni çok üzüyor.

HOPA VE ARHAVİ MÜZESİ

Belediye tarafından onarılmış, Hopa Müzesine gittim bina çok güzeldi. Yöresel mimariyle yapılmış, taşlarla oluşan dolgu tip iki katlı bir evdi. İçerisinde eşyalar doluydu. Ancak çoğunun etiketi yoktu. Hopa’ya ait birkaç eşya vardı. Selendere çıkılan kedi merdivenini ilk defa gördüm.

Arhavi Dikyamaç Köyü’nün müzesindeki eşyalar otantikti. Keşke orayı örnek alsaydılar. Hopalı Ulvi Dişli, gezdiği yerden bakır kap, radyo, gramofon vb. her yerde bulunabilecek eşyaları toplamış oraya vermiş. Bunları görmek beni pek mutlu etmedi. Fazla oyalanmadan dışarı çıktım. İlçede, bizde olduğu gibi halı, kilim, cecim dokunmuyor. Kıyafetleri, mutfak araç ve gereçleri çok merak ettim, görmek isterdim doğrusu. Kenevir dokuma tezgâhı vardı. Onda dokunmuş bez yoktu.

Kütüphaneye gittim Cumartesi kapalıydı.

Hopa’da, Lazca, Hemşince konuşuluyor. Batum’dan gelenler Gürcüce konuşuyor. Anlamakta zorlanıyoruz. Ana lisan tabiî ki güzel Türkçemiz. Akşamın karanlığı epeyce bastırmıştı. Bir köşede bir gurup erkek toplanmış, anlamadığım bir dilde konuşuyorlardı. Bakkala bunların kim olduklarını sorunca; “Batum dan Türkiye’ye çalışmak için gelip akşama evlerine dönmeyi bekleyen işçiler” olduğunu söyledi.

Kimliklerinde sorun olan, izni olmayan memurlar sınırdan geçemeyip turlardan ayrı kalıyorlardı. “Karadeniz Kültürünü yansıtan gezilecek neresi var?” diyenlere pek cevap veremedim. Onların görmek istediği orijinal bir yer bilmiyordum.

SARP

En çok geçişin yapıldığı Türkiye’nin birkaç kapısından biri Sarp. Büyük bir açık hava müzesi, yaşayan köy müze yapılmalı. Tüm Artvin’in etnoğrafik malzemeleri, yemekleri konmalı. Artvin geceleri yapılmalı. Burada bizim kültürümüzü tanıtmalıyız. Halk oyunlarımız dünya birinciliği alıyor. Türkülerimizi, manilerimizi, aşıklarımızı, masallarımızı tanıtmalıyız.

Güneşli ve Esenkıyı köylerinde ahşap mimariyi yansıtan evler varmış ama gidemedim.

Hopa’da yerel mutfağın yaşatıldığı bir lokanta yok. Yemek kitabını yazarken derlediğim Abur yemeğini, Laz böreğini, Hamsili ekmeği tatmak isterdim. İlçenin yemeklerini yapan yerlerin açılması çok da zor olmasa gerek. Belediye veya iş adamları bu hususta bayanlara destek olabilirler. Hemşin kavalını dinleyip horon seyretmek isterdim. Artvin köprübaşından aşağıda âşık yok ama yerli rehberlerim olsa, buralarda halk hikayesi, belki azdır ama masal bulabileceğimi sanıyorum.

Belediyenin açtığı ahşap kulübelerde el işleri yapılıyordu. Bir bay sepet örüyordu. Başka gün fotoğraf çekmek için gittim kapalıydı.

Ahıskalı aydın Orhan Uraveli, Artvinli Ermenilerin Rusya’da bir site kurduğunu fotoğraflarla göstermişti. Burada Artvinli meşhur Ermenilerin adları bile vardı. Bir de kemer köprü fotoğrafı vardı. Rusça bu köprünün Sarp’ta olduğunu yazıyordu. Bu köprüyü ben hiç görmemiştim. Merak ettim, ayrıca Kemalpaşa yeni ilçe olmuştu, kalkıp gittim. Köprüyü etrafındaki binalar boğmuştu. Üzerinde yürüdüm, fotoğraf çektim. Osmanlı zamanında yapıldığını söylediler. Etrafı toptancı dükkanları doluydu, alışveriş yapılıyordu. Belediyeye gittim, başkanla tanıştım. Kitaplarımı takdim ettim. Beni iyi karşıladı. Yardımcısı Ali Balcıoğlu’na yönlendirdi. Yayınları yokmuş. Eski evlerin fotoğraflarını sordum, ama göremedim. Bir köy görmek istediğimi söyleyince, 08 Dergisi'ni çıkaran Ramazan Balcıoğlu’nun köyü olan 2 km. mesafede ki Üç Kardeş köyüne gittik. Şoför  “Sahilde Laz’lar yaşarmış bu yerleri onlardan aldık” dedi. Her yeri çay bahçesi yapmışlar, ortalıkta köklü ağaç yok. Ağaçları yok edince sonunda büyük seller geliyor. Tepeye çıkıp Kemalpaşa’yı seyrettik. Çay taşıma teleferiği vardı. Burada da yörenin öz kültürünü yansıtan, kimliği olan evleri göremedik. Ruhsuz beton binalar kaplamış köyü.

Kahveler sabaha kadar açık olurmuş. İlçe olunca polis “kapatın” demiş. “Keşke ilçe olmasaydık” diyordu kahveci.

Çaydan önce çok fakir olan bölge halkı Osmanlı döneminde bile çoğunlukla Rusya’ya gidip çalışırlarmış. Artvin’in iç kesimlerinde tahta biçer ev yaparlarmış. Yukardan tutularak biçilen hızara Ardanuç’ta Laz Hızarı denir.

Çay tarımı kolay ve senede üç kere toplanabiliyor. Devlet de iyi para ödermiş. Eskiden üreticiden çok çay alınırdı, fabrikalar işleyemez yol kenarlarına dökülürdü. Ani ekonomik seviyenin yükselmesi halk kültürü üzerinde tahribat yaptığını biliyordum ama yok ettiğini görmek üzdü. Paris modasını takip etmekle övünür olmuş sahil ilçelerimiz. En çok turist Ege Bölgesine geliyor ama yerel evleri halen var.

Bu evler ve halk kültürü bir bir yok olurken Hopa’nın kanaat önderleri niye çıkıp engel olmamış diye söylendim. Sonra aklıma geldi ki bizim köylerdeki evleri de enkaz yapıp satıyorlar. Dedemin evi de aynı akıbete uğrayacak, ben engel olamayacağım. Dedeme, nineme ait olan eşyaları bile almayı başaramadım. Bilinçsizlerce yok edildiler.

Hopa en zengin ilçemiz olmasına rağmen, Hopa’nın tümünü anlatan kitap görmedim bugüne kadar. “Uğraşma Hopa’da derlenecek bir şey bulamazsın.” diyenlere inat az bir zaman diliminde ben malzeme bulabildim. Bilbilan Yaylasında tanıştığım Ramazan Bey’in annesi ve komşusu bana halk hekimliği konusunda çok güzel bilgiler verdiler.

Sahilde, etrafı sarmaşıklarla kaplamış, bir kule gibi kilise kalıntısı vardı. Denizde Gürcü anne ve kızı yüzüyordu. Burada bakıcılık yapıyormuşlar. Çay içilecek baraka gibi bir tesis vardı. Çalışan kadın Gürcüydü. Yanında ÇAYKUR’un Çay Fabrikası vardı. Müdürü Fındıklı fabrikasında muhasebeciymiş. Meslekten olmayanları da şimdi yönetici yapıyorlarmış.

Akasya’da balığını yiyebileceğimi söylediler. Denize sıfır çok güzel ve bakımlı bir yerdi. Palamut da güzel ve fiyatı uygundu. Gürcistan’da çok zengin olan birisi almış elemanlarını gönderip işletiyormuş. Yan masada bir çift vardı içki içiyorlardı. Buralarda muhafazakar insanların balık yiyeceği nezih yer yok herhalde. Dolmuşlar hınca hınç insan dolu Batum’a gidiyorlar, akşam olunca evlerine dönüyorlardı. Tırlar sıraya girmişti ama deniz bomboştu.

Lazların çok yaygın atmaca merakları var. Memurlar dahi yıllık izinlerini buna göre ayarlıyorlarmış.

Hemşinliler Hopa’nın Çavuşlu, Koyuncular, Çimenli, Balıkköy, Subaşı, Eşmekaya, Başoba, Hendek, Yoldere, Pınarlı, Güvercinli, Güneşli köylerinde yaşamaktalar. Kemalpaşa’nın da Akdere, Çamurlu, Dereiçi, Gümüşdere, Karaosmaniye, Kavakköy, Kazımiye, Üçkardeş, Sarp, Osmaniye, Köprüce köylerinde yaşamaktadırlar.  Bunlar, bazı yerli ve yabancı kişi ve kuruluşların sürekli gündemine olup haklarında doğru-yanlış yazılar yazılmaktadır. Hopa’dan Borçka’ya göç Hemşinlilerde vardır. Hopa’da 25 bin civarındalar. Bunlar son derece vatansever, misafirperver insanlar olmasına rağmen art niyetlilerce ayrıştırılmaya çalışılıyorlar. Artvin Üniversitesinin bu konuda çalışma yapmasını beklemekteyiz. Acara’daki Hemşinlileri Stalin Ahıska Türkleri gibi Ortaasya’ya sürmüş.

Hopa’ya sanki Hülagü Han girmiş de kültürlerini yok etmiş gibi geldi bana. Yaşlıları kayıp olmadan, Halk Eğitim ve Belediye Kültür Müdürlüğü, iş adamlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yaparak yerel kültür canlandırılmalı. Turizm tanıtım bürosu açılmalı. Tüm Artvin’i tanıtan yayınlar bu büroda olmalı.

ÜLKÜ ÖNAL
gercekedebiyat.com