Hastane Güncesi ve Edebiyat / Ercan Varol

Hastane Güncesi ve Edebiyat / Ercan Varol

08 Ağustos 2019 - 2573 kez okundu.

 

Dr. Behrens: Bu gözyaşları da ne, ehlikeyif herif? dedi Hans Castorp'a dönerek.

Burada uluorta ağlamak yasaktır. Yönetmelik yasaklıyor. Bırakırsak herkes ağlar.”

Büyülü Dağ-Thomas Mann

Çocukluğumun soğuk karlı gecelerinde gördüğüm, Zümrüdüanka kuşunun sırtına binip, hayaletler gibi uzun dalları olan ağaçlarla kaplı peri ormanını dolaştığım, mitolojik insan başlı atların, kanatlı geyiklerin ve üç ayaklı kuşların bana eşlik ettiği fantastik rüyalardan sonra uyandığım sabahlardaki gibi, hangi dünyada, nerede olduğumu anlamaya çalışarak, korku ve şaşkınlık içinde uyanıyorum. Neredeyim, saat kaç, neden kendi yatağımda değilim? Bir an aklımı kaçırdığımı düşünüyorum. Çocukluğumdan bu yana çok nadir gördüğüm fantastik rüyalardan birini gördüğümü hatırlıyorum ama parçaları birleştirip tam olarak ne gördüğümü hatırlayamıyorum. Yanımdaki sehpada bir kitap ve telefonum var. Başımı kaldırıp etrafı, odayı inceliyorum. Çıplak beyaz duvarları olan sade düz bir hasta odası. Hasta yatağında benden önce kalkmış, yarı oturur vaziyette duran kuzenimle bakışıyoruz. Tamam, şimdi aklım yerine geldi. Geceyi, dün hastaneye yatan kuzenimin yanında refakatçi olarak geçirdim.

Hava puslu, güneş çoktan doğmuş olmasına rağmen dışarısı hala tam olarak aydınlanmamış. Ortalık sessiz. Kapının dışında hızla yaklaşan ve uzaklaşan ve bizim odayı teğet geçen tek tük ayak sesleri, ilaç dağıtan, hastaları kontrol eden hemşireler olmalı. Her an buraya da gelebilirler. Hemen kalkıp toplanıyor, yüzümü soğuk suyla yıkıyorum. Alışkanlık olarak önce camı sonuna kadar açıp odayı havalandırıyor ve beşinci kattaki odadan dışarıyı seyrediyorum. Dışarıda hafif, ince ince kar yağıyor. Buz gibi soğuk hava ve rüzgarla savrulan ince kar taneleri yüzüme çarpıyor ve beni kendime getiriyor. Uzaklarda, her tarafı karla kaplı, sanki beyaz bir gelinlik giymiş gibi gözüken heybetli beyaz dağları görüyorum. Hastanedeki odadan heybetli beyaz dağlara bakarken, içinde bulunduğum durumun benzerliği, beni sanki bir zaman makinası ile edebiyat dünyasının ismi gibi büyülü bir romanına götürüyor, Thomas Man’ın “Büyülü Dağ” romanı. Genç gemi mühendisi Hans Castorp’un birinci dünya savaşı öncesi verem tedavisi gören kuzenini (Joachim) üç haftalığına ziyarete gittiği Berghof Senatoryumunda*, kendisinin de verem hastası olduğunu öğrenip yedi yıl tedavi için kaldığı romanı hatırlıyorum. Kuzenimin yanında kendimi, bu romandaki olayların geçtiği Davos yamaçlarındaki Berghof Senatoryumunda gibi hissediyor ve roman kahramanlarının arasında dolaşıyorum. Uzaklardaki beyaz dağlarda, romandaki hastanenin geniş camlarından gözüken, her tarafı çam ağaçlarıyla kaplı beyaz dağlarını görüyor ve kendimi bir an için Hans Castorp, kuzenimi de Joachim’in yerine koyuyor ve ürperiyorum. Sanki birazdan Dr. Behrens vizite gelecek ve melankolik gününde değilse, yine yüksek sesli kahkahalarının arasına gizlenmiş tıbbi nutuklar atacak, arkasından Joachim ve Settembrini ile birlikte yüksek tavanlı, şık avizeli, yüksek geniş camlı, beyaz örtülerle kaplanmış kahvaltı salonuna ineceğiz. Aman Allah’ım, üç haftalığına ziyaret için gelip te verem hastası olduğunu öğrenip yedi yıl aynı hastanede kalmak ve bu illet mikropla mücadele etmek.., ne korkunç bir şey. Tüberküloz tedavisinin bulunmadığı bir dönemde Berghof Senatoryumunda yatmak ve ölümü beklemek.., ne korkunç bir şey. Ölen hastaların gece yarısı diğer hastalara gösterilmeden tabut içinde kızaklarla hastaneden aşağıya düzlüğe indirilmesi.., ne korkunç bir şey. Kahvaltı saatinde masada birinin eksik olduğunu görünce öldüğünü anlamak ve hiçbir şey yokmuş gibi davranmak.., ne korkunç bir şey. Dr. Behrens’in muayene kapısının önünde, ya taburcu olacağı ya da en az üç ay daha senatoryumda kalacağı haberini beklemek.., ne korkunç bir şey. Hızla açılan kapıdan içeri giren bir hemşire beni Berghof Senatoryumundan alıp, bulunduğum zamana ve hastaneye getiriyor. Son zamanlarda okuduğum kitaplar, gece rüyalarımı olduğu kadar, gündüz de hayallerimi etkilemeye başladı. Ayrıca yeni yeni, yaşadığım gerçek yaşamla romanlar arasında ve gerçek kişilerle roman kahramanları arasında bir bağlantı kurma hastalığı oldu bende. Diğer taraftan bunun, benim için çok eğlenceli fantastik bir oyun olduğunu da itiraf etmeliyim.

Bugün hastanede ikinci günümüz. Kuzenim bugün daha iyi, son tetkik de iyi çıkarsa doktor taburcu edebileceğini söyledi. Odanın çıplak beyaz duvarları ilk günkü gibi korkunç gözükmüyor artık. İnce ince kar yağışı devam ediyor ve dağlardaki beyaz kar silüeti düzlüklere uzanmaya başladı. İçimde, hastaneye ve içindeki gizemli dünyaya karşı büyük bir merak uyanmaya başlıyor. Hastaneye henüz yeni gelmiş hastaları, daha gelmemiş ama yola çıkmış olan hastaları, onları adeta gururla hastaneye taşıyan otobüsleri, sükseli arabaları, mavi sirenli beyaz ambulansları ve bu araçların geçtikleri ve aynı yoldan ne zaman nasıl ve ne şekilde geri döneceklerini bilemedikleri asfalt ya da toprak buzlu yolları merak ediyorum. Bu koca hastane içindeki her bir koridorda, her bir bekleme salonunda, her bir ayrı muayene odasında, bu hastaları bekleyen çeşit çeşit sürprizleri, acıları, pişmanlıkları, sevinçleri, mutlulukları, korkuları ve kızgınlıkları merak ediyorum. Hastaların acılarıyla üzülen, sevinçleriyle mutlu olan doktorları, hemşireleri merak ediyorum. Koca ameliyathane içindeki her bir odada, geceki uykularına başka bir boyutta devam eden, sualtı dalgıçları gibi ağızlarındaki hortumlarla hayata bağlanan, vücutlarını çeşit çeşit hastalıkların tedavisi için operatörlere teslim eden hastaları ve kafalarını önlerine eğerek tüm dikkatlerini hastalıklı bölgenin tedavisine veren cerrahları merak ediyorum. Ameliyatları tedavileri bitmiş ve mahcup bir mutluluk içinde taburculuğunu bekleyen hastaları, onları evlerine götürmek için hastane önünde sabırla bekleyen arabaları, onları evlerinde sessizce bekleyen yeni hazırlanmış lavanta kokan temiz yatakları, çarşafları ve yastıkları merak ediyorum. Yoğun bakımlarda yatan ve bugün ölecek hastaları, bugün ölmeyecek ama ölüm sırasını bekleyen diğer hastaları, onları morga götürecek beyaz çarşaflı sedyeleri, sedyeleri başları önünde eğik taşıyacak personelleri, onları sabırla sessizce bekleyen çıplak duvarlı morgu ve morgdaki diğer taze ölüleri ve bu ölülerin gömüleceği mezarların taze toprak kokusunu merak ediyorum.

Böyle havalarda baş gösteren melankoli nöbetlerimden biri tuttu yine. Ruhum daraldı. Kuzenimi yatırıp kendimi odanın dışına atıyorum. Yattığımız servisin uzun koridorundan uzaklaşıp polikliniklere uzanıyorum. Polikliniklerin önündeki bütün bekleme koltukları dolu, daha hafif hastalar ve çoğunlukla hasta yakınları ayakta bekliyor. Birbiriyle konuşan çok az kişi var. Ortak rahatsızlıkları nedeniyle birbirlerini şans eseri bulan ve konuşanlar ise bu konuşmalardan kendi lehlerine bir şeyler çıkarmak peşinde. Hiçbir hasta başka bir hastaya moral verecek kadar kendini güçlü hissetmiyor. Dışarıda kar hızlandı, şimdi ana giriş kapısının önünden geçiyorum. Hastaneye yeni girenlerin yüzleri soğuktan kızarmış, saçlarının üstü karla kaplı. Hastaneye yeni girmiş olmanın stresi, buz gibi soğuk havadan sıcak bir yere girmiş olmanın sevincinden çok daha fazla.

Sargılı, alçılı, kollarını bacaklarını tutan, eğri büğrü oturan hastalar görüyorum. Burası ortopedi polikliniği olmalı. Dizinde sargısı olan genç bir erkek hasta koltuk değneklerine tutunarak muayene odasına giriyor. Muhtemel yarası açılacak ve pansuman yapılacak. Yüzünde yarı sevinç, yarı korku bir durum var. Bu görüntü bende Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” romanını çağrıştırıyor. Yüksek, çıplak mavi duvarları olan dokuzuncu hariciye koğuşu ve diz tüberkülozu olan roman kahramanı canlanıyor gözümde. İllet tüberküloz mikrobu bu kez akciğerinden değil de dizinden vurmuş roman kahramanını. Polikliniğin uğultusu kulaklarımda yankılanırken, romanın sayfaları arasında dolaşıyorum; dokuzuncu hariciye koğuşu, yaşlı bir insan yüzü gibi olan sofa, sofanın bana söyledikleri, annelere anlatılan kederler, sıhhatine imrenerek yürüdüğüm ağaçlar, Nüzhet, Nüzhet’in tehlikeli kahkahaları, Dr. Ragıp, Paşa, Erenköy, Dr. Mithat, eter kokusu, kürtaj ya da bacağın kesilme ihtimali... Muayene odasına koşarak girip doktora haykırasım geliyor “bacak kesilmesin.., bacağı kurtarın ne olur.. !”. Ve Dr. Mithat’ın roman kahramanına sözleri kulaklarımda yankılanıyor “Bacağın kurtuldu. Fakat yere basmayacaksın”. Şükürler olsun, rahatlayarak oradan uzaklaşıyorum.

Puslu ve kapalı havadan dolayı koridor loş gözüküyor. Dışarıda her tarafı kaplayan karın parlaklığı bir nebze de olsa hastane içine yansımasa koridor daha da karanlık olacak. Şimdi hastalar ve hasta yakınları için yeni bir endişe kaynağı oluştu, yağan karın şiddetlenmesi. Hiç konuşmayanlar bile bu konuda konuşmaya, yorum yapmaya başlıyor. Gökyüzü ve bulutlar bütün yükünü boşaltıyor. Hastane içindeki edebiyat dünyasına yaptığım büyülü yolculuk da benim ruhumdaki ağır yükleri boşaltıyor. Vakit öğle oldu ve uzun koridor boşalmaya başladı. Canım yemek istemiyor, kantinden aldığım ve kar manzarası altında yediğim simit ve çay bana hastane yemeğinden daha lezzetli geliyor. Aynı şeyin, hastalar için de geçerli olduğunu tahmin etmek çok zor değil. Öğleden sonrası bekleme koltukları tekrar dolmaya başlıyor ve yoğun uğultu tekrar kendini gösteriyor. İki doktor yanımdan koşar adımlarla hızla geçip koridorun diğer ucuna yürüyor ve kalabalığın içinde gözden kayboluyor.

İçimdeki merak beni uzun koridorun içine çekmeye devam ediyor. Yüzleri maskeli insanlara rastlıyorum. Burası enfeksiyon hastalıkları bölümü olmalı. Yüzleri maskeli, mikropların esir aldığı insanlar bana Albert Camus’un “Veba” romanını çağrıştırıyor. Hastaların arasında, romandaki Oran şehrindeki veba hastalarının arasında dolaşıyor gibi oluyorum, muayene odasına yeni giren bir doktor, doktor Rieux gibi gözüküyor bana. Bütün Oran şehri karantina altına alınıyor ve şehir, içindekileri esir alıp kendinde hapsediyor. Şiddetini artıran kar böyle yağmaya devam ederse, bu hastane de bütün içindekileri kendi içinde esir alacak. “İnsanın umutsuzluğa alışması, umutsuzluktan da beterdir” diyor Albert Camus romanında. Günümüzde bulunan ilaçların antibiyotiklerin, verem gibi veba gibi hastalıkları tarihe gömdüğünü düşündükçe, bu ve benzer hastalıklara ilişkin umutsuzluğun da tarihe gömüldüğünü görmek beni mutlu ediyor.

Enfeksiyon hastalıkları bölümünden hemen uzaklaşıyorum. Az ilerde mutsuz, başları önüne eğik, düşünceli insanlar var. Burayı hemen tanıyorum, edebiyatla en çok haşır neşir olan bölüm, Psikiyatri. İşte, Anton Çheov’un “Altıncı Koğuş” romanı, Irvin D. Yalom’un “Nietzsche Ağladığında” romanı, genç yaşta intihar eden Cesare Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” romanı ve Italo Svevo’nun “Zeno’nun Bilinci” romanı. Mutluluk dan çok mutsuzluğun yazarlar için bir yazma enerjisi ve bir itici güç olduğunu düşünüyorum. “Hayatta hep mutlu olursam, hayalini kuracak neyim kalır” diyor usta Dostoyevski. On yaşında başlayan ve bütün ömrü boyunca devam eden astım krizleriyle boğuşan ve zatürreden ölen “Marcel Proust” u ve yedi ciltlik büyük romanı “Kayıp Zamanın İzinde” yi hatırlıyorum. Ihlamura batırılan bir madlenle yeniden yakalanan zamanı hatırlıyorum. Combray'da günbatımı, ıhlamura batırılan madlen, bahçede kitap okuma, akdikenler, mehtapta gezinti, sonbahar yalnızlığı, zambak kokan oda, müziğin dili, Vinteuil'ün sonatı, kasımpatları ve Champs-Elysées'de karlı günleri hatırlıyorum. “Bizi mutlu eden insanlara minnet duyalım. Onlar ruhlarımıza çiçek açtıran sevimli bahçıvanlardır” diyen Marcel Proust’u anlamak ve anlatmak için bu kadar çok yazarın onun ruhsal çalkantılı iç dünyasına, okyanusa dalan dalgıçlar gibi daldığını ama daldıkça ruh dünyasının ne kadar derin olduğunu anlayarak, görebildiklerinin sadece yüzeysel şeyler olduğunu itiraf ettiklerini hatırlıyorum. Tıbbın olduğu kadar edebiyatın da bir deniz derya, bir okyanus olduğunu ve her geçen gün her ikisinde de, daha da derinlere dalan doktorların, yazarların, şairlerin gittikçe azaldığını düşünüyorum. Psikiyatri bölümü benim ruhumu da, sert okyanus dalgaları gibi oradan oraya savuruyor. Türk edebiyatının lirik, gamlı kalemi Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri “, “Yaşamın Ucuna Yolculuk” ve “Eski Bahçe” romanlarını hatırlıyorum. “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum” diyor Tezer Özlü. Uzun yıllar psikiyatri kliniklerinde tedavi görmesini, intihar girişimini, elektroşokları, hastanelerden nefret etmesini hatırlıyorum. “Acıyla bağlantılı mutluluğumdan çok memnunum.” diyen Tezer Özlü’nün, bu acılarını romanlara, kitaplara dönüştürmesinin acılarını hafiflettiğini, mutsuzluğunu yazarak mutluluğa dönüştürdüğünü hatırlıyorum.

Ruhum daralıyor ve hemen oradan uzaklaşıyorum. Mutsuzluğun bulaşıcı olduğu ne kadar doğru. Vakit ikindiye yaklaştı. Kar yağışı iyice bastırdı. Uzaklardan bir ambulansın sesi gittikçe yaklaşıyor ve birden kesiliyor, arkasından bir çığlık ve ağlama, yine uzak bir noktadan bir çocuğun ağlama sesi geliyor, muayenesi biten başka bir çocuk annesinin elinden sıkıca tutup onu kapıya doğru çekiyor çabuk dışarı çıkmak istiyor. Sedyede yatan yarı baygın bir hasta aceleyle iteklenerek yoğun bakıma çıkarılıyor. Diğer hasta ve hasta yakınlarının bakışları dört beş saniye kalkıp iniyor. Kafası bir iskelet gibi, avutları çökmüş, gözleri göz çukurunun içinde kaybolmuş, sanki bir hayalet. Tolstoy’un “İvan İlyiç’in Ölümü” romanındaki İvan İlyiç i hatırlıyorum. Her şeyin sonuna gelmiş bir insan. Ah zavallı, iyi bir hayat yaşadığını zanneden fakat ölümün yaklaştığını anladıkça, iyi bir hayat yaşamamış olduğunu pişmanlıklar içinde fark eden yargıç İvan İlyiç. O güne kadar büyük anlam yüklediği ve uğruna büyük çaba sarf ettiği serveti, şöhreti ve saygınlığı, ölüm döşeğinde bir anda gözüne boş ve saçma gözüken İvan İlyiç. Keşke daha önce sağlığında hayata bu gözle bakıp ihtiraslarının kurbanı olmasaydın. Şimdi her şeyin boş olduğunu anladın.  

Akşama yaklaştık. Sıraların çoğu boşaldı, tek tük insanlar oturuyor. Şimdi insanlarda her tarafı kaplayan karda eve dönme telaşı başladı. Bedenimle hastane içinde gezerken, ruhum ve beynimle edebiyat dünyasının ilintili yollarında mekanlarında dolaştığım ve her ikisindeki benzerlikleri yakalamaya çalıştığım, çoğunlukla da çağrışımların beni sürüklediği bu fantastik büyülü gezinti bana sıradışı bir gün yaşattı. Ayrıca zamanın da nasıl geçtiğini de anlayamadım. Telefonum da tam zamanında çalıyor. Kuzenim taburcu edildiğini hemen gelmemi söylüyor. Hastaneden çıkacak olmanın sevinci, diğer taraftan büyülü edebiyat yolculuğunun bitmesinin verdiği üzüntüyle, koşarak odaya çıkıyorum. Uzaklardaki heybetli beyaz dağlara son kez bakıp odadan çıkıyoruz. Doktorumuz bizi ayakta uğurluyor. Doktora içimden haykırmak geliyor. Bu hastane içindeki tüm hastaları iyileştirin, herkesi evine gönderin, hastaneler kötü oteller gibi boş kalsın, insan vücudunu esir alan çeşit çeşit mikropları, kötü hücreleri yok edin, insan ruhuna musallat olan umutsuzluğu mutsuzluğu sökün alın, çocuklar hasta olmasın, bacaklar kesilmesin. Zararı yok, hastalık acısıyla, mutsuzlukla yazılan romanlar şiirler yazılmasın. Yeter ki tüm insanlar, yazarlar sağlıklı ve mutlu olsun. Zaten edebiyatta amaç mutlu olmak değil mi?

Not: Thomas Man’ın “Büyülü Dağ” romanına konu olan eski uluslararası Berghof Senatoryumu şimdi Davosun yamaçlarında “Berghotel Schatzalp” isimli bir otel olarak hizmet vermektedir. 

Ercan Varol

GERCEKEDEBİYAT.COM