Eşitlik Özdeşlik Özgüllük / Erendiz Atasü

Eşitlik Özdeşlik Özgüllük / Erendiz Atasü

11 Aralık 2018 - 1289 kez okundu.

 

Bilimin Homo Sapiens adını verdiği insan soyunun yaşadığımız gezegenin üstünde yükselttiği tüm uygarlıklar kökenlerinde köle emeğine dayanır. Sadece meta üreten emek değil, hayatı üreten emek de büyük ölçüde kölelere bağlıdır. Köleliğin amansız Beyaz adamın eline düşmüş Afrika zencilerine özgü olduğu sanılmasın; ve İstanbul’da taa 1911’e kadar esir pazarlarının varlığı, saray haremlerini dolduran –kimi padişahların anneleri de aralarında- çeşitli coğrafyalardan sökülmüş kadınların ya korsanların çaldığı ya da esir pazarlarında satılan insanlar oldukları anımsansın. Yakın tarihlere kadar ev işlerinde–ailenin üyesi etiketi altında– ücretsiz çalıştırılan "beslemeler"in varlığı da unutulmamalı. Köle emeğine bu denli batmış bir halk olarak ‘’geleneğimizde var’’ diye, köleliği savunduğumuz günler de gelecek mi acaba? Kuşkusuz tarihimiz bize bu hakkı vermez; ama muktedirlerin köle tutkusunu; ve muktedir olmayanların köleliğe kayma arzusunu açıklar. Özgürlük kolay kurulan ve kolay yürütülen bir şey değildir; kişisel özgürlük başı boşluk anlamına gelmez; kişinin verdiği kararların sorumluluğunu taşıyabilmesidir.

Elbette sadece kadınlar değildir tarihte açıkça ve bugün örtük biçimde köleleştirilip sömürülenler; erkekler de hem kas gücü (Mısır piramitlerinin inşasını, gladyatörleri anımsayalım);  hem cinsellikle ilgili olarak (şark saraylarının harem ağalarını ve iç oğlanları anımsayalım, zıt yaklaşımlarla kullanılmış olsalar da) insafsızca sömürülmüşlerdir.


Gezegenin doğusundaki uygarlıklar köleci uykularında mestken, batıdakileri bu konunun neden huzursuz ettiğinin açıklanması kısa bir yazının kapsamını aşar. Şu kadarını söyleyelim: Doğudaki rehaveti, kölelerin daha iyi koşullarda yaşamasına bağlamak gerçeklerle ilgisiz, boş bir övüngenliktir.  Rehavetin sebebini, düzen muhaliflerinin her hangi bir ödün elde edemeden insafsızca cezalandırılıp yok edilmiş olmalarında aramak daha doğrudur kanımca, (tarihimizin Babai, Celali vs isyanlarını anımsayalım.)

Köleci uygarlıklar tarih sahnesinden çok kötü bir mirasla çekildiler; kadının erkeğe nispetle aşağı bir yaratık olduğu ve erkeğe bağımlı yaşaması gerektiği kavramı, çaresizin muktedirce sömürülmesini kanatıp iltihaplandıran bir ikinci yara olarak insanlık ayıbını derinleştirmektedir. Efendiler /fiili köleler ayrımına isyan Fransız İhtilalinin ‘"özgürlük, eşitlik, kardeşlik" sloganıyla söz ve ruh buldu; örtük köleliğe karşıtlık ise 1917 Sovyet  devrimiyle eyleme döküldü. Batı Avrupa ülkelerinde Fransız devriminden sonra tomurcuklanan ve  19. Yüzyıl sonunda  yükselen militan feminizm, ülke kadınlarına eşit yurttaşlık ve oy haklarını kazandırdı. Kadınların özgürlüğü davasının( gerek feminizm, gerek sosyalizm bağlamında) gerek tarihsel, gerek kavramsal olarak insanların eşitliği fikriyle kopmaz bağlarını akılda tutmakta yarar var. Akılda tutulması gerekli bir diğer husus, insanlar arası eşitliğin daha yürünecek çok yolu bulunan bir süreç olduğudur; yasa önünde kadın erkek eşitliği ilk ve vazgeçilemez adımdır; ama yeterli değildir. Yasa tek başına kireç bağlamış toplumsal önyargıları değiştiremez. Engels’in 19. Yüzyılın "özgür(!) yurttaş" kadınının durumunu pek yerinde bir tanımla "ev içi köleliği" olarak isimlendirdiğini anımsayalım.  Acaba bugün durum ne kadar değişmiştir?

1983 tarihli, imzacı devletlerde yasa hükmünde olan, Birleşmiş Milletlerin’Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığı Önleme’’ Sözleşmesi, hem 20. Yüzyıl sonunda dünyadaki genel durumu saptaması, hem bu durumu aşmanın yollarını göstermesi bakımından çok önemli bir belgedir. Sözleşme eşit işe eşit ücret ilkesini savunduğu kadar, kültürel yani geleneksel önyargıların, özellikle cinsellikle ilgili olanların kadınları nasıl ezdiğini, aşağıladığını ve dışladığını saptar; ve bu kültürel özelliklerle –kutsanmaları yerine – mücadele edilmesi gerekliliğini yasal görev olarak imzacı devletlere vaz eder. Ve Türkiye Cumhuriyeti imzacı bir devlettir! İhtilallerle, militan feminist mücadelelerle kazanılmış yurttaş eşitliğini soyutluğundan kurtarıp, iki cinsin özdeş olmadığını da esas alarak, cinsler arasındaki anatomik ve fizyolojik farklara saygı gösteren (örneğin hamilelik, loğusalık dönemlerini güvenceye alan) bir yasal ve toplumsal eşitliğin kurumlaşması, eşitlik meselesinde yürünecek yolun yeni ve önemli bir aşamasıdır ve anılan sözleşme bu aşamanın barış ortamında sağlanmasına yöneliktir.

20. Yüzyılın ikinci yarısında yeniden yükselişe geçen feminist akımlar Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin doğmasını hazırlamış, Sözleşme de dönüşümlü bir etkiyle kadın sorununun tüm ülkelerin gündemine gelmesini sağlamıştır; ve dünya bu yüzyılın son çeyreğinde, sosyal bilimlerin yeni bir dalının doğuşuna tanık olur: Kadın Çalışmalarıdır, bu yeni alan ya da Kadın Araştırmaları. Kadın çalışmaları, toplumsal meselelere, sınıflı ataerkil uygarlığın her sisteminde mevcut kaçınılmaz hiyerarşinin dışında bakmayı dener ve özellikle kadın cinsinin özgül meseleleriyle ilgilenir. Gerek kadın çalışmalarının bilimsel yoldan, gerek kadın edebiyatının sanatsal yoldan kadınlara özgü durumları tüm insanlığın ortak bilincine yükseltmesi, kanımca, yadsınması mümkün olmayan büyük katkılardır. İnsanlığın asırlar boyu susturulmuş yarısı, kendine bile bilmece olmuş özgül hallerini tanımakta ve anlatmaktadır. Kadınlar kendi seslerini buluyorlar, diyelim kısaca.

Hal böyleyken ve anılan sözleşmenin üstünden 35 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugünkü kimi yöneticilerimizin kadınların seslerini işitememelerinden öte, ülkemizde yasa ağırlıklı olan Sözleşmenin ruhundan da lafzından da ne denli uzak olduklarını görmek ibret vericidir.

Bizim tarihimizde, Osmanlı’nın yıkılma döneminde ıstırap içindeki aydınlar kadın meselesi üstüne kafa yormadılar değil (dilde sadeleşme, alfabe değişimi,  Türkçe ibadet, kız çocuklarının eğitimi, tek eşlilik gibi meselelere de kafa yordukları gibi); mahcup ve tereddütlü adımlar atabildiler ancak; çabalarını ailenin ve toplumun iyiliği mazeretleri arkasında yürütmeye dikkat ettiler. Kadının tıpkı erkek gibi tüm bir insan olduğu için eşit, ve özgür olması gerektiğini telaffuz edemediler, belki düşünemediler bile. Ülkemizde kadınlar için hukuksal, toplumsal, eğitsel eşitliği gerçek anlamda gündeme getiren ilk kişi, kadının eksikli bir insan, ya da bir alt- insan türü olmayıp tıpkı erkek gibi  tüm bir insan olduğunu, sadece erkekten farklı kimi anatomik ve fizyoljik özellikleri bulunduğunu, bu farkların ne kadının toplumsal etkinliğini önleyici, ne de ona farklı bir ahlak dizgesinin uygulanmasını gerektirici olmadığını derinden  kavramış olan Mustafa Kemal Atatürk’tür (Bknz. Mustafa Kemal Atatürk’ün Karlsbad hatıraları, Türk Tarih Kurumu, 2. Bsk., 1991).  Tam ve dürüst bir akılcı olan Mustafa Kemal ayni eylemin (insan soyunun devamı eyleminin) bire bir ortakları olan kadın ve erkeğe farklı ahlak anlayışlarının  uygulanmasını saçma bulmakta; iki yüzlülüğe ve yalana baş vurulmadan böyle bir çelişkinin uygulanabilir olduğunu düşünmemektedir!

Diğer düşünce insanlarımız niye bu kadar mahcuptu? Yanıt açıktır: Taassup yüzünden. Taassup dillerini bağladığı gibi belki beyinlerine nüfuz edip düşünme yetilerini de bağlıyordu. Dolayısıyla, laik toplum düzeninin kadın özgürlüğü için gerekli  koşul olduğu unutulmamalıdır.

Cinsler arası eşitliğin anlamı açıktır:  Eşit haklara sahip olmaktır mesele. Kadın birey ile erkek bireyin  devlet, toplum ve kültür önünde farklı ölçütlerle değil aynı ölçütlerle değerlendirilmesi ve eşit fırsatlara sahip olmasıdır, yasal ve toplumsal anlamda kadın-erkek eşitliği.

Kadınların eksikli insanlar olmadığını kavrayamayan ya da kabul etmek istemeyenler, çok bilmiş edalarla kadınla erkeğin anatomik ve fizyolojik farklarına göndermeler yapıp dururlar; eşitlik ve özdeşlik (aynılık) kavramlarını kasıtlı olarak ve ısrarla birbirine karıştırırlar; doğayı ve yanlış bir tarih ve kültür yorumunu imdada çağırırlar. Örneğin erkeğin çok eşliliğine harem sahibi erkek aslanı kanıt gösterirler. Ben de onlara ömür boyu tek ve aynı dişiyle çiftleşen erkek kaplanı gösteririm. Penguenlerden hiç bahsetmezler. Arılarla karıncaların üreme dizgelerini ise akıllarına bile getirmezler, hele örümceğinkini! Diyeceğim, doğa bizi akıl almaz sayıdaki zıt örnekleriyle şaşırtır. Geleneğimizden, kökenlerden  koptuğumuzu ısrarla belirtirler. Ben de onlara o kadar köken meraklısıysanız mağara devrine dönün derim. Hem, toprağa yerleşmeleri oldukça geç vuku bulmuş Türklerin gelenekten bahsederken düşünmeleri gerekir. Çünkü göçebelerin hayatı pek çok konuda, çetin koşulların dayattığı göreli bir kadın –erkek eşitliğine dayanır. Kaldı ki Türklerin hayatındaki en büyük gelenekten kopuş, Türkmen töresini ret ederek kendi kuruluşuna ters düşen Osmanlı Devletinin, Sunni mezhebinden bir İmparatorluğa dönüşmesidir; anımsatırım.

Bir çokları da İslam dininin kadınlara karşı ne kadar şefkatli olduğundan dem vururlar. Kutsal metinlerin yorumlanması bir uzmanlık işidir ve bu satırların yazarının bu konuda her hangi bir iddiası yoktur. Ancak dine dayandığı iddia edilen toplumsal uygulamalar, hepimizin işidir, çünkü hepimiz aynı toplumda yaşamaktayız. Bu bağlamda İslam hukukunun uygulandığı ülkelerde manzara kadınlar açısından içler acısıdır. Kadınlar  diğer ülkelere göre kıyaslanamayacak derecede şiddete mazur kalmakta, dövülmekte, öldürülmektedir. Erkeğin cinsel saldırganlığı bir tür önüne geçilmez doğa gücü olarak kabul edilmekte ve  erkeğe, onayı olmadan bir kadına dokunmanın kadını yaralamaktan öte erkeği onursuz konuma indirgediğinin anlatılması yerine, bu felaketten korunma sağladığı iddiasıyla neredeyse bebeklik çağındaki kız çocukları bile tesettüre sokulmaktadır!  Kuşkusuz şeriat uygulamalarının toptan değil, birer birer, başka isimler altında hukuk sistemine sokulması durumun özünü değiştirmemektedir.

Kemalist devrimin ‘’sofrada yeri öküzden sonra gelen’’ kadınlarımız adına büyük çabaları ne denli yadsınamaz ise de, Cumhuriyetin devrimci özelliklerini yitirmesiyle birlikte devletimizin kadın  hak ve özgürlükleriyle olumlu yani geliştirici anlamda bir ilgisinin kalmadığı da o denli açıktır. Oysa hayat devingendir, özen göstermediğiniz her şey inişe geçer. Bugün kendi haline bırakılmışlığın kısırlığından çok öte bir durumla karşı karşıyayız. BM Sözleşmesinin vaz ettiği gelenekçi önyargılarla mücadele edilmesinin gündeme hiç gelemeyişi bir yana, mevcut kadın hak ve özgürlüklerinin  dört bir yandan kemirilmekte olduğunu görüyoruz. Gelenekçi ve yoksullaşan bir ülkede, Devlet kadın yurttaşını ekonomik, toplumsal, eğitimsel ve kültürel alanlarda fiilen desteklemekten vaz geçer ise, yasal haklar laf olarak kalmaya mahkumdur.

İşte tam  bu noktada bir tehlike baş gösterir! Lafta kalmış yasal eşitliğin  ne eşit işe eşit ücreti güvenceye alabildiğini,  ne ikiyüzlü cinsel ahlak anlayışının değişmesini sağlayabildiğini görenler, kadınla erkek eşitliğini, kadın erkek özdeşliği (aynılığı) olarak algılamakta direnip de doğaya aykırı buldukları için karşı çıkanlara hak vererek vahim  bir yanılgıya düşebilirler! Somut bir örnek vermek gerekirse, kimi kadınlar dinci belediyelerin kadınlar ve erkekler için ayrı mekan uygulamalarını ‘’rahat etmek’’ adına hoş karşılayabilir ve böyle davranarak kadınları toplumsal hayattan dışlayıp eviçlerine hapseden gelenekçi önyargılara hizmet ettiklerini fark bile etmeyebilirler!*

Çağımız ne yazık ki ‘’kulaktan dolma’’ nitelemesini aratacak bir yöntemle, yani - ‘’internete göz atma’’  ile- malumat devşirildiği bir çağdır; ve ‘’kadınların  özgüllüğü’’  yanılgıya düşenlerin zihnini büsbütün karıştırabilir. Burada durup ‘’kadınların özgüllüğü’’ yani -kadın olmaktan doğan özellikler- kavramını irdelemek gerek. Yukarıda değindiğim üzere, kadın araştırmaları , bilimsel yönden, sanatsal alanda etkin kadınlar ise duygular, düşlemler, tepkiler, davranışlar yönünden kadınların bastırılmış, görmezden- bilmezden gelinmiş yanlarını, onların içsel deneyimlerini insanlığın ortak bilincine kazıdılar. Bir de ne gördük? Tüm insanlar için geçerli olduğu varsayılagelmiş kimi özelikler sadece erkeklere özgü imiş! Ya da kadınlar hakkındaki genel geçer kimi tanımlar, yargılar tamamen asılsızmış! Ataerkil baskılar kılcal damarlar gibi bütün bir toplumun en ufak organlarına kadar yayılmış!

Bu şaşırtıcı tablodan şu sonucu mu çıkartmalıyız: Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı dünyalar mı var? Bu sorunun yanıtı, kanımca, kimi kez, "evet"; kimi kez "hayır"dır.  Yaşam karmaşıktır. Hepimiz- kadın ya da erkek, karşı cinsten birinin karşısında sağır bir duvarla yüz yüzeymişiz gibi kala kaldığımız anları yaşamışızdır.  Evet, çok doğru, kadınları, ezmenin, aşağılamanın, dışlamanın incelikli yöntemleri de vardır, "kadın çalışmaları" çağına kadar çoğumuzun haberdar olmadığı! Kadınların durumu, yoksullukla, cehaletle bin beter olur, ama kadın ezilmişliği sadece yoksulluk ve cehaletle sınırlı değildir. Toplum dediğimiz organizma, bugünlerde sınıf sözcüğü pek ağza alınmasa da, sınıflardan oluşur. Ve her sınıf iki katmandır; üst katta erkekler altta kadınlar bulunur. Her sınıfın kadını aynı sınıfın erkeğine göre şanssız konumdadır.

Gene de cinsiyete bağlı özgüllüklerle birlikte insan olmaktan doğan ortak özgüllüklerimizin de varlığı ve önemi unutulmamalı.

Kaldı ki ne kadınlar tüm ortak özgüllüklerine rağmen tamamen özdeş bir grup ne de erkekler. Aralarında, sınıfsal farklardan tutun da, farklı cinsel yönelişlere kadar pek çok fay hattı var!

Bilim Homo sapiens üyeleri arasındaki bireysel genetik farkların fevkalade az olduğunu; ancak bu küçük farkların büyük sonuçları dolayısıyla hiç birimizin bir diğeriyle tam tamına özdeş olmadığımızı saptıyor. Bu gerçek, ortaklıklarda uzlaşamayacağımız anlamına gelmiyor. Keşke dünya dikensiz gül bahçesi olsa da her ferde meşrebince davranılabilse… Bu ideal durumdan çok uzaktayız. Kadınla erkek arasındaki farklılıklar ancak yasal eşitlik zemini üstünde bir anlam taşıyabilir; kadınların tıkıldığı bir getoda ne anlam ifade edebilirler ki…   Özgüllüklere saygılı bir yasal ve toplumsal eşitliğe, mevcut yasal eşitliği tahrip ederek, ya da hafife alarak değil, ancak onu geliştirerek varılabilir.

Yasa önünde eşit yurttaşlık şemsiyesi bir kez zedelenmeyegörsün,  kadınların durumunun muktedir tarafından lütfen iyileştirilmesi, yoksula verilen sadakaya benzeyecektir. İşin püf noktası budur!

*Gerekli olan, kadınları getolara tıkıştırılması değil, ihtiyacı olan erkeklere edepli davranışın öğretilmesidir.

 

Erendiz Atasü

GERCEKEDEBİYAT.COM