Edebiyatın ajanları edebiyatın gözyaşları / Ahmet Yıldız

Edebiyatın ajanları edebiyatın gözyaşları / Ahmet Yıldız

17 Nisan 2013 - 8704 kez okundu.

Geçen günlerde gazetelerde tuhaf bir haber vardı:  “Barbaros Altuğ ile yazar Perihan Mağden yollarını ayırdı  'Edebiyat ajanı' olarak bilinen ve ünlü edebiyatçıların haklarını  temsil eden Barbaros Altuğ'la yazar Perihan Mağden birlikte çalışmama kararı aldılar.”

 

Sorun da çok büyük; pek üzüldük! Barbaros Altuğ  kardeşimiz Ayşe Arman'a konuşmuş. “Perihan Mağden ile Ayşe Arman'ın geçmişte yaşadığı kavganın mahkemeye taşınmasından dolayı Mağden'in, Barbaros Altuğ'un Arman'a demeç vermesine kızdığı ve Altuğ'la Mağden'in yollarını  ayırdığı iddia edildi.”

 

Son yirmi yıl içinde Türk edebiyatını kimlerin istila ettiğini, yayıncılık dünyasının sefil halini anlatan bu küçük haber - öykü, Türk edebiyatından ilk kimlerin defedilmesi gerektiğini de açıklıyordu.

 

 

MEĞER EDEBİYAT AJANI DİYE BİR KURUM VARMIŞ

 

Gerçek bir yazarın, iyi bir şairin en büyük  üzüntüsü, kitaplarını yayınlatamaması, buna karşın da yeteneksiz şair ve yazarların kitaplarının yayınlanabilmesidir.

 

Sağlıklı bir edebiyat ortamında,  genel yayın yönetmenleri, seçici kurullar, eleştirmenler o ülkedeki en iyi yazarı, yazar adayını, genç şairi yayınla(t)maya çalışır; bu zor, o kadar da sofistike bir iş de değildir; zaten dosyalar yayınevine gelmektedir; posta - kargo sistemimiz çok iyi çalışmaktadır. Ayrıca edebiyat dergilerini sürekli taramakla mükelleftirler; birinci işleri olmalıdır. Hangi dergide güzel öyküler yayınlayan bir yazar, iyi şiir yayınlayan bir şair vardır; bulup, –hele de yayınevi çizgisine uyuyorsa– hemen sözleşmeye davet etmelidir.

 

Anlaşılacağı gibi iş, oturup kimin yazar ve şair olduğunu anlayacak kafalara sahip kişileri göreve getirmektir. Belki de “editör” denen bu mahlukları bir EPSS sınavına sokup öyle görevlendirmektir; hepsi bu.

 

Ne var ki yayınevlerimiz –nasıl bu göreve ulaşmışlarsa–  bazı kişilerden müteşekkil “editör” diye bir tuhaf kurumu, yayınlanacak her yapıtı sabaha dek tartışacak nitelikli, bilinen kişilerden oluşmuş genel yayın yönetmenlerine, ciddi bir “seçici kurul” sistemine yeğ tutmuşlardır. (Matbaaya getir götür işi yapan bir kişinin bir yayınevine “editör” olduğunu bile duyduydum.)

 

Çöküş buradan başlamaktadır. Bir önceki yazımızda da vurguladık; bu öyle bir facia ki ünlü yazarımız Necati Tosuner, “Kitaplarımı yayınlayacak yayınevi arıyorum” diye ilan vermişti!

 

Ne büyük bir saflık! Meğer seçici kurul yerine bir takım basbayağı “ajan!”lar varmış ve gizlice birçok yazarı yayınevlerine neyin karşılığı olduğunu bilmediğimiz nedenlerle pazarlamakta, aralarını bulmakta, iş kotarmaktalarmış!

 

 

EDEBİYATIN UTANÇ DUYDUĞU BİR DÖNEM(İN)DEN GEÇİYORUZ

 

Kitabın, sanat yapıtlarının tıpkı gazetecilerin yazdığı inceleme/araştırma kitaplarıyla birlikte harmanlandığını bilmek, sanat yapıtlarını “barkod” konulmuş bir ticari meta olarak algılamak, “rekabet içine giren, pazarlama stratejileri gözetilen, az yahut çok satılan bir piyasa ürünü olduğunu” görmezden gelmek elbette söz konusu değil.

 

Bu nedenledir ki özellikle Amerika ve İngiltere gibi sofu kapitalist merkezlerde “sektör!”, “yazar ajanları”nın elindeymiş. Barbaros’un anlattığına göre, yayınevleri yazarlarla direkt temas kurmaktansa aracılarla görüşmeyi tercih ediyormuş. Ancak eserinizi ajanlara beğendirebilmeniz de oldukça zormuş. Piyasayı  çok iyi “kokladığı”nı düşünen “ajan!”, kitabınızın ilk cümlesini, ilk sayfasını -ya da eğer gerçekten şanslıysanız!- ilk bölümünü okuduktan sonra genel bir “intiba”ya sahip oluyor; kitabın “tutup tutmayacağı!”na karar veriyormuş.

 

En sonu David Lassman adlı bir yazar bu işkenceye dayanamayıp kendi eserini bir tarafa bırakarak Jane Austen’ın ünlü Aşk ve Gurur romanının mekân ve karakter isimlerini değiştirir; sonra da yeni “eserini” yayınevlerine gönderir. Yayınevlerinin tamamı tarafından yine reddedilir! (Üstelik sadece biri tarafından intihalle suçlanmış! Ancak adam bu yöntemi duyulunca ünlü olmuş, kitapları yayınlanmaya başlanmış!)

 

Yayıncılık bir sektör; edebiyat yapıtları  da bu “sektör”de birer av; cangılda macera… Oysa romantik dönem yazarları feodal hamilerinden kurtulup özgürleştiklerini, yapıtlarını özgürce yazabileceklerini sanıp ne kadar sevinmişlerdi. (Bu sevinçleri kısa sürmüştü; karşılarında çok daha acımasız bir hami, pazarı bulmuşlardı. “Piyasa” da denen bu vahşi güç bir yazarı isterse bitiriyor isterse göklere çıkarıyordu.)

 

Görülüyor ki edebiyat yapıtlarının özgürleşmesi insanın özgürleşmesiyle olanaklı. Biraz beylik ve ortodoks bir saptama ama sanatınızdan taviz vermek istemiyorsanız durum böyle. Yok, kitap formunda bir şeyle para kazanıp gününüzü gün etmek istiyorsanız postmodern dünya sizi hayaller dünyasında pembe düşler içinde uçurmaya hazır; cangıldan çıktığınızda ise onurunuzdan giysilerinize dek paramparça, kan revan içinde olacaksınız!

Kapitalizmin en vahşi dönemini yaşadığımız günümüzde başka bir şey beklemek yanlış olur. Ama bu sanat ve edebiyat; sonuçta. İnsan iradesiyle her şey düzelebilir; insanlığın kapitalizmin dişlilerine kaptırmadığına inandığımız tek şey estetik yaratıcı gücüydü; sanat ve edebiyattı; insanlığın özgürleşmesi için ne kaldı başka elinde; durum bunun için yaralayıcı ve çok vahim.

 

İLK GÜNAHA SOKAN MURATHAN MUNGAN’MIŞ!

Barbaros kardeşimiz, meğer, solcu sandığımız ve yıllardır sırtımızda taşıdığımız Mungan’la başlamış işe: Çalışma hayatına gazetecilik ile başlayan Barbaros Altuğ, edebiyat ajanlığına 1998 yılında geçtmiş. Böylece bir ajanla çalışan ilk yazar Murathan Mungan, ajanı olan kitap da Üç Aynalı Kırk Oda imiş!

Murathan Mungan’ın büyük, başarılı, parlak yazarlığının bu hikmeti, bu görkemi demek Barbaros Altuğ'dan kaynaklanıyormuş. (Zavallı Necati Tosuner!)

Biz bir anlamda, Murathan Mungan’ı değil, Barbaros Altuğ'u’ı okuyormuşuz!

“Yayınevi sahibi olsam ben de benden hoşlanmam!” diyerek açık sözlü olduğunu da sergileyen sayın Altuğ, içinde bulunduğumuz rezaleti, acı gerçeği tek tek ortaya seriyor. Banu Tuna’nın “Hangi anda devreye giriyorsunuz? Kitap tamamlandıktan sonra mı?” sorusuna:

“Kitabı yazmaya başladığı an ben işin içinde oluyorum. Yazma anı aslında bitirme anıdır. Profesyonel bir yazar için konuşuyorum. Kafasındaki ilk aşama neyse, 100-150 sayfa, onu bitirdikten sonra bana veriyor ve oturup üzerine konuşuyoruz. Bu aynı zamanda yayınevi editörlerine ve bazı okurlara da veriliyor. Herkes notlarını alarak daha sonra yazarla görüşüyor. Yazar o notlara değer verebilir veya vermeyebilir. Ama kitabın gelişimi içinde ben de varım. (…) Murathan Mungan gibi bir isimle başlamam bir avantaj. Ardından Latife Tekin, Vedat Türkali ve Perihan Mağden geldi. Hepsi kendi yayınevlerinin star yazarları. Bu kuvvetli isimlerle başlamanın, sistemi oturtmakta büyük yararı oldu.”

“Oturt – ulan!” bu sistem de Türk edebiyatının canına etti. Gerçek yazarlar sindirildi, yıldırıldı; kim bilir ne yetenekler kaybolup gitti. Genç okur dimağları beşinci sınıf yazarlarla boğuşmaya ve sonuçta edebiyattan soğumaya terk edildi!

 

ELEŞTİRMENİN KAYBOLDUĞU ORTAMDA AJANLAR BELİRİYOR

Eleştirmenin,  nitelikli “seçici kurullar”ın devre dışı bırakıldığı bir ortamda ortalığı ajanlar dolduruyor. Tıpkı -bir ülkede- yargı bağımsızlığının devre dışı bırakıldığında ortalığı cinayet işleyenlerin doldurması gibi.

Gerçek sanat yapıtları estetik algılayışlarında hep insanın insanlaşmasını önceler; George Lukacs’ın deyimiyle, “…estetiğe ait oluş konusunda asıl yönlendirici nokta, yapıtın, insanın insan oluşuyla bağlantısının ne denli kapsamlı  ve yoğun olduğu noktasıdır.” 

Bunu, bir aracıyla, “ajan”la çalışan, Murathan Mungan, Latife Tekin, Vedat Türkali, Perihan Mağden, Aslı Erdoğan, Elif Şafak, Celil Oker, İlhan Uçkan, Buket Uzuner, Stella Acıman, Hasan Ali Toptaş, Gönül Kıvılcım gibi yazarlar kendisine bir sorsun? (Toptaş’ın burda ne işi varsa…)

Bir de okurları!

(Merağınızı gidereyim; bu listede Orhan Pamuk yok; Barbaros’un dediğine göre, “O kendinin iyi bir menejeri!”)

 

Ahmet Yıldız

Gerçekedebiyat.com