Düşünce özgürlüğü nerede başlar? / Erendiz Atasü

Düşünce özgürlüğü nerede başlar? / Erendiz Atasü

15 Ocak 2019 - 144993 kez okundu.

 

Soyut düşünce yetisi, güdüler ve duygular gibi biz insanların birlikte doğduğumuz özelliklerimizden değildir. Yaşayarak öğrenilir. Düşünmenin bulgulara, kavramlara, bilgiye ihtiyacı vardır. Kişi yetişkinliğe bunlardan uzak ulaşmışsa, elbette düşünemez değildir; ancak düşüncesi tıpkı küçük bir çocukta ve/veya canlıların gelişmiş türlerinin bireylerinde gözlemlenebildiği gibi yakın çıkarının ve zevkinin güdümünde olacaktır; bir adım ötesini göremeyecektir.

Kişi bu halde kalmaya mahküm mudur?

Elbette hayır.

Akıl, bilgi ve estetik çağı olan Antik uygarlıklarda –ne yazık ki öbür yüzü şiddet ve köle emeği– düşüncelerini, ucu ölüme varsa bile, sözle ya da yazıyla dile getirmekten sakınmayan çok insan yaşamıştı. Nitekim uzun zaman sonra,18. yüzyıl, Aydınlanma Çağının öncü filozoflarından Kant’ın kaleminde, Aydınlanmanın "motto"sunu oluşturacak olan ‘’Sapere aude’’ (aklını kullanmaktan korkma) sözlerine ilk kez antik Roma şairlerinden Horatius’un mektuplarında rastlanmıştır.

İşte yukarıda örneğini verdiğim düşünce özürlü kişinin Kant’ın deyişiyle "insanın kendi kendini mahkum ettiği toyluktan" kurtulup olgunlaşabilmesi için ihtiyaç duyduğu şey bu iç özgürlüktür: Aklını kullanmaktan korkma!



Quintus Horatius Flaccus

"Sapere aude"nin dünya literatüründeki iki belirişi arasında geçen uzun yüzyıllarda ne olmuştur? Batıyı Hıristiyan dininin örgütlü bağnazlığı esir almış, dünyanın en eski uygarlıklarını yaratmış köleci Çin, Hint, Japon vs. doğu kültürleri ise kendi kendilerini yenileyemedikleri için çok tanrılı dinlerin devlet gücüyle birleşmiş bağnazlığına esir düşmüşlerdir.

Müslüman Orta doğu kültürlerinde Hallac-ı Mansur, Pir Sultan Abdal gibi bizim "Sokrates"lerimizin adedi fazla değildir. Avrupa, –bir kısmı Müslüman Arap araştırmacıların çevirileri sayesinde– kendisine miras kalan antik Yunan ve Roma kültürünün etkilerine dayanarak, Bruno gibi sayısız cesur, özverili ve ilkeli bilimcilerin ve din reformcularının fiziksel varlıklarını kül eden yobaz ateşlerinin istemeden saçtığı aydınlıkta "cehaletin diktatoryasını" yıkmış; İslam âlemi ise devlet gücüyle dinin gücünü birleştiren ve kimi ülkelerde hâlâ olanca şiddetiyle süren bağnazlığın diktatoryasına kendini mahkum etmiştir.

Dünya tarihinin bu çok kısa –ve elbette yetersiz özeti– ana hatlarıyla yanlış değildir sanırım. İslam aleminin kendi bağrından çıkmış antik metin çeviricilerinin mirasını ötelemesi ne garip bir tarihsel cilvedir!

Bugün kendi topraklarından çıkan petrolü Batılı sömürücüye peşkeş çekip, kendileri servet içinde yüzerken, fiilen köle hayatı yaşayan soydaş ve dindaş kitlelerini inim inim inleten gaddar rejimler, İslâm âleminde başı çekmektedir.

Bu tabloda açıkça beliren iki husus vardır: Düşünce özgürlüğü mücadelesi Avrupa’da başlamıştır ve öncelikle dinci bağnazlığa karşı verilmiştir.

Niçin?

Yirmi yıl önce kaleme aldığım bir yazıda bireyi "sapere aude"den uzaklaştıran tabuları şöyle belirlemişim (‘
’Düşünce Özgürlüğü Halka Nasıl Mal Olur?’’ Cumhuriyet Gazetesi, 1 Ocak 1998; Kavram ve Slogan, Can Yayınları, 2004, s.94-8) :

a) Varoluşla, yaşam ve ölümle ilgili dinsel görüşler

b) Cinsellikle, özellikle kadın bedeniyle ilgili töreler

c) Mülkiyetle ilgili töresel iddialar

d) Yaşama geçmesi durumunda bireyin mensubu olduğu kümenin (ulus, ülke, din, mezhep vs.) zarara uğrayacağı iddiasında olup, bireyi bu kitlenin önünde "hain" durumuna sokmakla tehdit eden özünde siyasi görüşler.

Bugün beşinci bir husus ekledim: Neoliberalizmin şirket temelli sisteminin, işsiz kalma korkusu salarak tabu haline gelmesi.

"Sapere aude" geniş bir anlam alanına açılan bir anahtar. En doğru çevirisi sanırım, "Aklını kullanarak öğrenmekten bilmekten korkma!" Ya da "Bilmeme durumunda kalabilmek uğruna, aklını kullanmaktan, öğrenmekten korkma!"

Bu daha geniş çeviri, yukarıda saydığım, düşünmeyi engelleyen hususların birincisine (a şıkkına) tam denk düşmektedir. Çünkü diğer şıklardaki tabular kişiyi bunları kendi zihninde delip geçmekten alıkoyamıyor, onun düşüncesini değil dilini ve/veya eylemini susturuyor.

Kişi ruhun ölümsüzlüğüne inanıyorsa, inandığının tersine bir düşünce ve /veya bilgiyle karşılaşmamak için dinsel metinlerin çevirilerinden ve dinlerin sosyal ve tarihsel yanlarını inceleyen araştırmalardan bilinçle uzak durmaktadır; bu tür insanlara hepimiz rastlamışızdır!

Yani düşünce eylemi susturuluyor! Birey kendi kendini Kant’ın deyişiyle "kendi icadı olan bir toyluğa" mahkum ediyor.

Bu zihinsel felç hali dinle sınırlı kalsa neyse… Ama kalmıyor. Dünya nimetlerinin paylaşımında servet bölüşümünde şanssız olanlar, her şeyin para ile satıldığı günümüzde bilgiye ve sanata da uzak düşüyorlar, zihinsel felç hayatın her alanını kaplıyor.

Bu felce karşı alınacak ilk önlem bireyin kutsal metinleri kendi dilinde okuyabilmesi, kendi dilinde ibadet edebilmesi. Aksi halde bireyin dinle tüm ilişkisi, düşünme yetisini dışlayan geniş bir alan olarak onun düşünme gücünün merkezinde, zihinsel enerjisini emen bir kara delik oluşturacaktır.

Bugün Türkiye’de olan budur. Atatürk’ün dinde Türkçeleşmeyi savunmasının ana sebebi burada aranmalıdır. Ezanın Türkçeleştirilmesi de bu bağlamda düşünülmelidir, kanımca. Anlaşılmayan kelimelerin ezgili söylenişle yinelenmesi –evet, doğru, insanı yatıştırır– kimi hallerde bireye çok olumlu etkir; ama bu halin günlük pratiği kaplaması apayrı bir konudur.

Hıristiyan ülkelerde 15. yüzyılda güçlenen burjuvazinin bireyi, kilise kurumunun dayattığı başka bir dilde (Latince) ibadeti adeta kişisel aklına ve onuruna hakaret saymış, bu dayatmanın ardındaki ekonomik çıkarı sezmiş; burjuvazinin bu tutumu, ekonomik ezilmişliğinden doğan isyanını ancak din kanalıyla ifade edebilen köylü kitlelerinin enerjisiyle birleşince, tarihte "Reform" adıyla anılan süreç doğmuş, Reformist Protestanlığın karşısında mevzilenen reform karşıtı Katoliklikte bile, birkaç duanın dışında Latince dinsel pratikten silinmiştir.


Hallacı Mansur

Tarih Orta-Doğuda böyle seyretmez; köylü kitlelerinin dinsel söylem ve eylemle dile getirdikleri başkaldırılar vardır da belki matbaa ile çok geç tanışma, belki anılan başkaldırılara fikri önderlik edecek kafaların, bir türlü güçlenemeyen burjuvazinin arasından yeterince çıkamayışı, sürecin köylü hareketlerinin sönmesiyle sona ermesine yol açmıştır. (Bu arada Arapça ibadetin sağladığı olanaklarla geçinen bir hafız-hoca katmanının güçlenmesi Arapça ibadete iktisadi bir temel de hazırlamıştır.)

Oysa, kendi dilinde ibadet meselesi Müslüman dünyada taa eskilerden beri, düşünen kafaları meşgul etmiştir, bu yönde cılız kalmış sayısız girişim vardır. (Bu konuda son derece bilgilendirici bir makale için bknz: Serdar Çirkin, ‘’Türkçe Kuran’ın Bin Yıllık Öyküsü’’, Cumhuriyet Gazetesi, 6 Aralık 2018).

Yani mesele Cumhuriyet devriminin başının altından çıkmış değildir. Atatürk’ün  devrimlerine, Demokrat Parti iktidarının (1950-60) –yaygın deyişle– "dini siyasete alet ettiği" yıllarda, Atatürk’ün partisi yeterince sahip çıkamadıysa, bu CHP için övünülecek bir şey değildir.

Zihinsel felce uğramış kitleler, kendilerini perişan eden iktidarlara oy vermeyi sürdürüyorsa, dinsel önyargıları okşayarak kendinizi onlara sevdiremezsiniz.

Size yandaş olmayanları etkileyebilmeniz, onları ezberlenmiş kalıplardan aklın aydınlığına çekebildiğiniz ölçüde mümkündür.

Siz, ezanı Arapça dinlemekten hoşlanabilir, bu konuda tartışmaları zamansız bulabilirsiniz; ama dinin dilinin Türkçe olmasını savunanlara aleni sansür uygulamaya kalkarsanız; düşünce  özgürlüğü  bağlamında, 1300'lü yıllarda yaşamış Orta Asyalı atalarımızın kemiklerini sızlatır, 1400'lü 1500'lü yılların Alman köylülerinin bile gerisine düşer, siyasi hiçbir kazanç elde edemediğiniz gibi, ülkemizin aydınlanmadan giderek uzaklaşmasına hizmet ettiğinizle kalırsınız.

Ereandiz Atasü

GERCEKEDEBİYAT.COM