Cenaze Marşı / Özgen Ergin

Cenaze Marşı / Özgen Ergin

21 Nisan 2016 - 4127 kez okundu.

Çok zorluk çektik, çok. Daha önce anlaştığımız halde, Çeşme’de yedi gün yedi gece aç susuz dolaştık. Nereden bilebilirdik, Suriye’den geleceklerin bekleneceğini? Gizli gizli, limon bahçelerinde uyuduk. Ucuz otel yoktu. Turistik otellerde yatsak, cepteki para daha karşıya geçmeden bitecekti.

 

Bir gece Suriyeliler’le birlikte yola çıktık. Baran sudan çok korkardı. Teknede dalgalar şapır şapır üstümüze çarptıkça, o yaz gecesinde bile dişleri takırdıyordu korkudan. Sabaha karşı Sakız adasına ulaşınca, dünyada bizden daha mutlu iki insan yoktu. Yunan polis bizi sıcacık kahveyle karşıladı. Suriyeli Türkmenler’i bir yana, Suriyeli Kürtler’i bir yana ayırdı. Polislerden Türkçe konuşanı, elimize belgelerimizi verip “Doğru Atina’ya, marş!” dedi.

 

Aynı gün Atina’ya ulaştık. Limandan telefon ettik. İki kişi geldi, arabayla bizi büroya götürdü. Oradaki üst görevli bize hakaretler yağdırdı. “Yurdunuzu nasıl terk edersiniz! Cepheden kaçmış kadar suçlusunuz! Örgütte sizin cezanız, kurşuna dizilmektir!” diye bağırdı. Baktım, Baran şıpır şıpır gözyaşı döker, üst görevli daha da kızdı: “İt oğlu itler, daha te-ce-de askerlik edip yetişmemiş, örgüte katılıp pişmemişsiniz. Siz ne işe yararsınız!” dedi. Bizi getirenlere dönüp: “Götürün atın bunları kampa” dedi. Baran başladı iç çekerek yeniden ağlamaya, bin kez yemin ederek tahsilli olduğumuzu, okumaya gittiğimizi söyledi. Arapça bildiğini söyleyerek, Kahire radyosundan ezberlediği canlı maç naklini şiir gibi okudu. Daha sonra İngilizce bildiğini göstermek için, filmlerden ezberlediği diyalogları, bir bir sıraladı. Üst yönetici, hiç yumuşamadı. “Burada kampımızda kalın, yiyin için, silah eğitimi görün, size ayda üç yüz Euro” dedi. İkimiz de korkuyla titreyip sustuk. Adam ayağa kalktı, yüzümüze tükürür gibi: “Ulan sizin derdiniz pasaport! Size pasaport, kelle başı üç bin Euro!” dedi. Baran üç bini duyunca, ağlaması tık diye kesildi. Yeniden yalvarmayı denedi. Komutan: “Tarife budur. Hadi gidip yatın! Yarın gelin, benim işim başımdan aşkın,” dedi.

 

İki kişi, bizi alıp öyle izbe bir yere götürdü ki, it ölüsü yatmaz. Ertesi sabah, yeniden büroya götürüldük. Sözün kısası, üçer bin Euromuzu alıp pasaport verdiler, akşam kalkan bir yük gemisine bindirdiler. İtalya’da karaya çıkıp, örgüte telefon edecektik. Örgüt bizi, alıp İsviçre’ye götürecekti.

 

Tayfalardan biri bizi  kendi yattıkları kamaraların altındaki, yüklerin arasına yerleştirdi. El işaretleriyle, oradan hiç kıpırdamamamızı ihtar etti. Gece mi gündüz mü demeden yolculuk yaptık. Ne denizi, ne göğü görebildik. İki gün sonra, gemi bir limanda durdu. Baran’la ben, kuşkuyla sevindik. Kurtuluşa yaklaşıyorduk. Tayfa bir türlü gelmek bilmedi, biz de yerlerimizden kıpırdayıp yukarı çıkamadık. “Bizi unuttu” diye Baran sızlanmaya başladı. Ben de onu avutmak için, “Unuturlarsa unutsunlar, belki İspanya’ya, orada da unuturlarsa Amerika’ya çıkarırlar; ister misin bizi Küba’ya götürüp Suriye’ye geri göndersinler” dedim. Sonra dayanamayıp -karanlıkta el yordamıyla- gizlice yukarı çıktım. Yukarısı da karanlık, geceydi. Gemi sanki boşalmış, kimse yoktu. Daha da yukarı, güverteye çıktığımda liman ışıl ışıldı. Gözlerim kamaştı, bir an hiçbir şey göremedim. Elimi gözlerimden çekince ilk gördüğüm kocaman yazı, Brindisi oldu. Neredeyse sevinçten çığlık atacaktım. Demek ki, denizdeki son durağımız İtalya’daydık. Brindisi liman şehrine gelmiştik. Hemen geri dönüp Baran’a müjdeyi verdim.

 

Bekleye bekleye artık umudu kesmiş, saatlerdir konuşmaktan yorulmuş uyukluyorduk. Tayfa, yanında biriyle, koşarak yanımıza geldi. Bize Yunanca bağırarak işaret ediyordu, yanındaki adam söze Türkçe karıştı: “Çabuk! Gemi kalkacak!” O uykulu halimizden silkinip, nasıl peşi sıra koştuğumuzu anlatamam. Biz limanın dar sokaklarında el yordamıyla yürürken, koca yük gemisi kalkış borusuyla Brindisi’den ayrılıyordu.

 

Adam bizi karanlık bir birahaneye götürdü. Tuvaletlerin arkasındaki bir demir kapıdaki zincirli asma kilidi anahtarla açtı. İnce uzun aralıklardan geçerek, penceresiz bir bodrum katına girdik. İçerde on beş-yirmi kişi daha vardı. Hepsi de Suriye’lıydı. Bir köşede çay kaynıyor, bir-iki tabakta, peynir ekmek vardı. Duvardaki bir kartona fiyatları yazılmıştı. Ortalık leş gibi sidik kokuyordu.

 

Birkaç gün de orada bekledikten sonra, bizi limandan alan Keko gece yarısı yola çıkacağımızı söyledi, adam başı beş yüz markı peşin aldı. Aceleyle siyah bir Mersedesle yola çıktık. Şehirden ayrıldıktan sonra, otoyoldan başka bir şey göremedik. Gece boyunca hiç durmadan hızla yol aldık. Dağları birbirine bağlayan köprülerden, uzun tünellerden geçtik. Sabaha karşı gün ışımadan, otoyoldan ayrılıp küçük bir benzinlikte durduk. Benzin aldıktan sonra, arka tarafa park eden Keko:

                                

“İkiniz de şu sıraya çökün, bir yere kımıldamayın, ben telefon edip gelirim” dedi.

 

Geldiğinde suratı asıktı:

 

“İşler ters gitti. Bundan sonra başınızın çaresine bakın, bir-iki saat yürürseniz, Avusturya’dasınız” dedi. Ben:

 

“Hani İsviçre’ye gidecektik?” diye soracak oldum. Keko:

 

“Daha ne istersiniz? İşte Avusturya, sonra Almanya! En yakın yol burası, ha İsviçre’den, ha buradan” dedi kızgınca. Baran bu kez ağlamaya bile fırsat bulamadı. Keko sözünü bitirir bitirmez, gaza basıp gözden kaybolmuştu. Bir parkın ötesinde koruluğun duldasına oturup düşünmeye başladık. Elimizde, yolumuzu izleyebileceğimiz bir harita bile yoktu. Yakalanırsak, polis bizi Türkiye’ye postalardı. Avusturya’ya ulaşabilirsek, yakalansak bile iltica dilekçesi verir, sonra da Almanya’ya kaçak girerdik. Gündüzleri saklanıp geceleri yoldaki trafik levhalarını izleyerek, yürümeye karar verdik. 

 

Ne Baran, ne ben, benzinlikten harita, yiyecek içecek almayı akıl edebildik. Daha doğrusu, korkudan cesaret edememiştik. Her yanımız orman, karşımız karlı yüce dağlarla çevriliydi. Ormana girdik. Adım başı kırmızı topraklı, kırık taşlı yollar, küçük tahta barakalar vardı. Çayırlıkta zıplayan tavşanlardan, sık sık önümüze fırlayan sincaplardan başka hiç kimsenin olmayışı bizi önce şaşırttı, sonra sevindirdi. Barakalara girmeye çekindik. Bir çukur bulduk sığındık. İkimizde de konuşacak güç kalmamıştı. Böylece akşamı ettik.

 

Dağlara doğru giden yolu seçtik, yürümeye başladık. Saatlerce yürüdük. Ay batmayı bir türlü bilmiyordu. Arabalar yanımızdan hızla geçiyordu. Avusturya plakalı arabaları görünce içimiz gidiyor, Baran küsmüş gibi hiç konuşmuyordu. Ben, korkumu dağıtmak için, boyuna kısık sesle türkü söylüyordum. Dinlenmek için yolun kıyısına oturacağımız sırada, yolun son kıvrımında büyük mavi bir levha gördüm. Sevinçle koştum yanına. Büyük harflerle, Tarvisio (İ), küçük harflerle Arnoldstein (A) yazıyordu. “Müjde Baran, müjdee!” diye bağırmaya başladım. Soluk soluğa yanıma gelen Baran’ın gözleri parladı. “Ne müjdesi” diye sordu.

 

“Bak biz şimdi İtalya’dayız. Ama İtalya’nın neresindeyiz?” 

 

Anlamadan: “Hee...” dedi.

 

“Bak (İ) yazan yer burası, (A) yazan yer Avusturya. Beyaz ok, orayı gösteriyor.”

 

Başını dağlara doğru kaldırdı, baktı ağlamaklı:

 

“O dağlar bitmeden İtalya bitmez. Biz burada, sahipsiz it gibi kaldık” dedi.

 

“Kendine gel Baran. Dağ yalnız İtalya’da mı var?” deyince,  gülümseyerek gözlerini ışıldattı, “Doğrusun” dedi yere çöktü.

 

“Kalk yürüyelim, amcam oğlu, kalk yekin!” diyerek kolundan çektim. Bu kez neşeli bir, gelin getirme türküsü söylemeye başladım. Yürüyor yürüyor, yolların kıvrımını bitiremiyorduk. Nasıl olduğunu anlayamadan, bir fren sesi, bir cayırtıyla kendimizi yolun dışında yatar bulduk. Baran acı acı: “Kolum gitti, gitti kolum” diye bağırıyordu. Hemen ayağa kalkıp yardıma koşmak istedim. Kalkamadan geri düştüm. Sağ ayağımın üstüne basamıyordum. “Sus! Gelir yakalarlar! Sus!” diye Baran’ı azarladım. Arkama dönüp yola bakınca, ışıkları sönük yolun dışına çıkmış bir arabanın tamponuyla karşı karşıya geldim. Genç bir adam gelip, el fenerini bir bana, bir Baran’a tuttu. Parmağıyla “sus” işareti yaptı. Siyah sakallı, koyu saçlıydı. Arabaya doğru seslenince, beyaz pantolonlu genç bir kadın geldi. O da el fenerini ayrı ayrı yüzümüzde gezdirdikten sonra, adama bağırmaya başladı. Korkudan dilimiz tutulmuş, tek söz anlamıyorduk. Adamla kadın önce beni, sonra amcam oğlu Baran’ı koltuklayarak arabaya yüklediler. Kadın direksiyona, adam da yanına geçti. Araba hızla vınlayrak yola çıktı. Bir süre sonra, ışıklı evlere yaklaşınca kadın arabanın farlarını söndürdü. Yavaş yavaş sürerek, iki katlı bir evin bahçesine girdi. Bizi dışarı çıkarıp eve taşıdılar. İkimizi bir divana uzattılar. Baran’ın el, benim ayak bileğim, sıyrılmış-burkulmuştu. Kadın hemen yarılan kaşımı temizleyip bant yapıştırdı. O sırada adam, bardağına içki koymuş ağzına götürüyordu ki, kadın bardağı kaptığı gibi yere çarptı. Hızlı hızlı konuşarak bizi gösteriyor, sanırım sövüyordu. Adam kadının kulağına bir şeyler fısıldayıp ona sarılıp öptü. Bu kez kadın dolaptan dört bardak getirdi, içki koyup ikisini bize sundu. Kendisini gösterip: “Martha,” adamı gösterip: “Alberto” dedi. Elindeki alyansı göstererek işaret parmaklarını birbirine sürttü. İkimizi gösterip: “Turco! Turco!” diye sordu. Ben: “No Turco, Kürdo, Kürdo” dedim. İkisi birden: “Aaaa! Kürdo, Kürdo!” diyerek güldüler. Yeniden parmaklarını göğüslerine bastırarak, kendi isimlerini söyleyip sonra bizleri işaret ederek adlarımızı sordular. Baran bana baktı ben Baran’a baktım, ikimiz de yakalanmanın korkusunu yaşıyorduk. Sahte pasaportları yolda atmıştık. “Ben Mıkko... Mikayıl, o Baran” diye elimle gösterdim. Alberto ile Martha, ikimizin de bileğini sardı. Banyoyu tuvaleti gösterip, bizi dipteki iki yataklı bir odaya götürdüler. Perdeler kapalı, güneşlikler inikti. Dışarı çıkmayın, dışarı bakmayın gibi işaretler yaparak, “Polis! Polis!” deyip gittiler.

 

Uyandığımızda, güneş doğrulmuş içeri sızmıştı. Salondan müzik geliyor, şarkıya eşlik eden Martha’nın sesi duyuluyordu. Gömleğimizi pantolonumuzu giymeye davrandık, sandalyenin başında yoktu. Baran’la arandık bulamadık. “Dışarı çıkmayalım diye mi almışlar” deyip korkuyla fısıldaştık. Az sonra kapı vuruldu, Martha başını kapıdan uzattı. İkimiz de üstümüzde tek külotla ne yapacağımızı şaşırdık, kıpkırmızı olduk. Kadın seslice gülerek, Baran’la bana, külot ve tişört attı. İkimiz de havada tuttuk. İçimiz birdenbire rahatladı. Banyoyu gösterdi, “Duşe, duşe!” dedi, gitti.

 

Duşa girdiğimde bildiğim bütün duaları ederek talihimize şükrettim. Güzelce yıkandım. Baran da yıkandıktan sonra, Martha yine geldi. Bana mavi bir kot, Baran’a yeşil bir kadife pantolon, koltuğun üstüne iki çift de siyah çorap attı. İki pantolon da eskiydi, ama yeni yıkanmış gibi tertemizdi. Hemen aceleyle giyindik. Martha kapıyı açtı, eliyle salonu işaret etti. Giysilerimiz, dış kapının yanına atılmıştı. Hemen paralar aklıma geldi. Korkuyla Martha’ya baktım. Masanın üstünde ikimizinki de ayrı ayrı duruyordu. Bulmuş gibi sevindim. Kahvaltı hazırlanmıştı. Alberto yoktu. Pencereler perdeler kapalı, güneşlikler inik, televizyon açık, bir kadın şarkı söylüyordu. Açlıktan ölüyor, yapılan iyilik yüzünden yerin dibine geçiyor, bir lokma yiyemiyorduk. Baran yine içlendi, gözleri doldu. Martha kahveleri doldurdu, çıkışırcasına Baran’ın omzunu sarstı, yemesini işaret etti. Yemeğe başladık. Duvardaki saate baktım, öğleden sonrayı bulmuştuk. Kahvaltıyı kaldırırken Martha, divanı gösterdi. Televizyon kumandasıyla spor kanalını açtı. Futbol maçı vardı. Parmağını gözüne götürerek, “İzleyin” demek istedi, bulaşık yıkamaya başladı. Baran maçı görünce, gözleri parladı gülümseyerek , üç yaşındaki çocuk gibi dudaklarını araladı. Futbol hastasıydı. Değil Türkiye, Suriye, Mısır’daki maçları radyodan dinler, bize  anlatırdı. Hiç konuşmuyor, gözlerini bir an için bile televizyondan ayırmıyordu. Ansızın, “tak!” diye kapı açıldı, içeri bir polis girdi, “Çaav!” diye bağırdı. İkimiz birden ayağa fırlayıp hazır ol vaziyetinde dikildik. Polis şapkasını çıkarırken, kahkahalarla gülmeye başladı. Buna, neredeyse haykırarak Martha da katıldı. Polis tabancasını tutarak, “Alberto! Alberto!” diyor, kahkahalarla gülmeyi sürdürüyordu. Şapkasını çıkarınca polisin Alberto olduğunu anlamıştık ama, ellerimiz yanlarımıza yapışık, esas duruşumuzu bozmıyorduk. Yanımıza gelip omuzlarımızdan tutarak oturmamızı istedi. İkimiz de korkudan sararmıştık. Mutfaktan dönerken elinde bir şişe kırmızı şarap, dört tane bardak vardı. Şarap bardaklarını doldururken, ikimiz birden: “No, no” dedik, o bizi duymamış gibi işini bitirdi. Sonra, elinde büyük beyaz bir karton ve keçe kalemle gelip oturdu, bakmamızı işaret etti.

 

Kartonu ortasından ikiye ayıran bir yol çizdi. Çabukça, yoldan geçen arabaları resimledi. Yolun bir yakasına bir kilise, öteki yakasına bir kilise yaptı. Bu yakaya bir okul, öteki yakaya bir okul yaptı. Hem konuşuyor, hem de çabuk çabuk çiziyordu. Hayatımızda böyle güzel resim yapan birini görmemiş, hayret ve hayranlıktan gözlerimiz büyümüş bakıyorduk. Karşımızda, kafelerin önüne oturmuş erkekler, pazarda alış veriş yapan kadınlar, top oynayan çocuklar, bahçeli evler, çayırda otlayan inekleriyle ikiye ayrılmış bir köy vardı. Martha’yla kendi bardağını yeniden doldurduktan sonra, kartonun üst köşesine büyük bir mezarlık yaptı. Mezarlardan birinin içine bir kadın yatırdı. Yanı başına bir boş mezar daha çizdi. Köyün alt yanındaki kilisenin önüne, içinde yaşlı bir adam yatan tabut yaptı. Adamı gösterip “İtalyan,” yukarıdaki mezarda yatan kadını gösterip “Avusturya” dedi; alyansını ve beraber uyuyacaklarını gösterdi. Çevresine siyahlar giyinmiş, genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk bir topluluk ekledi. Geriye yaslanıp, bardağındaki şarabı bitirdi. Gülerek Baran’a baktı, topluluktaki gençlerden birinin başına çarpı koydu. Bana baktı, öteki gencin başına bir çarpı koydu. Sonra kiliseden oklar çıkararak, yollardan ilerlemeye başladı, yürüyüş karşı mezarlığa kadar sürdü. Duvar saatinin yanına gidip elini defalarca çevirerek, ertesi günü gösterdi. Dışarı çıktı. Döndüğünde elinde iki fötr şapka, iki takım siyah elbise vardı. Giyinmemizi söyledi. İkimiz birden şaşkınlıkla elbiseler elimizde, odamıza girdik. Baran:

 

“Meraktan öleceğim. Söylesene ne olacak.” diye fısıldadı.

 

“Anlamadın mı, yarın cenaze merasimine katılacağız” dedikten sonra çabukça giyindim. Elbiseler ikimize de biraz büyük gelmişti. Paçalarımızı sürüye sürüye salona girince, yine kahkahalarla gülmeye başladılar. Baran’ın sinirden dudakları titremeye başlamıştı. Martha toplu iğneyle ikimizin de paçasını kısalttı. Alberto bağırarak, ayaklarımızı gösterdi, unutmuşçasına elini başına vurdu. Tabancasını çıkarıp duvara dayalı dolaba koyup kilitledi. Yukarı çıktı, döndüğünde üstünde spor bir pantolon gömlek vardı. Ayaklarımıza bir daha baktıktan sonra, Martha’ya bir şeyler söyleyip dışarı çıktı. Martha da bize, üstünüzü değiştirin diye işaret etti.  Salona döndüğümüzde, Martha pantolonların paçalarını, ceketlerin kollarını kısaltıyordu. Az sonra Alberto elinde büyük bir paketle geldi. Masanın üstüne koyduğu kutuların içinde, iki çift ayakkabı vardı. “Probe, probe!” diyerek ayakkabıları bize verdi. Benimki bir numara büyüktü, bağcıklarını iyice sıktım. Salonda yürüdüm. Alberto, gülümseyerek “Bravo!” dedi. Gitti buzdolabından bir şişe cin çıkardı, aceleyle yeni bir bardağı doldurdu. İlk yudumdan sonra şapkalardan birini başına geçirdi, kulaklarına kadar çekti. Siperini burnuna kadar indirdi. Öteki şapkayı da bana aynı şekilde giydirdi. Baran’a: “Bak” der gibi işaret yaparak yüzünü ağlayacakmış gibi ekşitti. Yavaş yavaş, başı öne eğik, çok üzgün bir yüzle, solonda dolaşmaya başladı. Martha, kıymalı makarna pişirirken gülmekten kırılıyordu. Salata ve çeşitli peynirlerle karnımızı doyurduk. Odamıza çekilirken, Alberto sallanıyordu. Yatakta sıkıntıyla dönerken, Martha’yla kocasının kavgalarını dinleyerek uyuduk.

 

Uyku tutmamış, erkence uyanmıştım. Kapı vuruldu. Alberto siyah takım elbisesini giymişti. Çabukça yıkanıp giyindik. Kahvaltıda Martha yoktu. Kahvaltıyı aceleyle bitirdik. Yola çıkacağımız anda, Martha yukardan matem elbisesiyle indi. Hüzün ona çok yakışmış, meleklere benzemişti.

 

Arabayla kiliseye giderken başımızı kaldırıp hiçbir yere bakamadık. İkisinin arkasından yürüyerek topluluğun yanına gittik. Martha’yla Alberto, yanımızdan ayrılıp birkaç kişiyle öpüşmeye başlayınca, ikimizin de korkudan dizleri titremeye başladı. Onlarla birlikte kiliseye girdik. Biz ayrı kalıp arka sıralardan birine oturduk. Dualar ve ilahiler bir türlü bitmek bilmedi. Dışarı çıkınca cenazenin arkasına takıldık. Baran, önünü göremediği için sürekli tökezliyordu. Birinde, koluna yapışmasaydım az kalsın sokağın ortasına düşüyordu. Yarım saat sonra, ikimiz de köyün ortasına geldiğimizi sezmeye başladık. Ana yolu karşıdan karşıya geçerken, bütün arabalar iki yanımızda durdu. Kalbim küt küt atıyordu. Sınıra on metre vardı. Yakalansak bile, iltica talebinde bulunarak orada kalabilirdik. Gözlerimi kapatıp biraz daha hızlı yürüdüm, karşı kaldırıma basınca içimde tuttuğum soluğu dışarı boşalttım.

 

O tarafta bekleyenler de bize katıldı. Arkamıza takılan cenaze bandosu, acıklı acıklı “Baba” filminin müziğini çalmaya başladı. Yine hiçbir şey görmeden, birbirimize bakmadan mezarlığa ulaştık. Papaz bu kez kısa bir dua yaptı. Tabut derince kazılmış mezara indirildi. Herkes tek sıra oldu. Önce göğüste haç çıkarıyorlar, sonra kimisi çiçek, kimisi bir avuç toprak atıyordu. Alberto, bize haç çıkarmayı öğretmeyi unutmuştu. Sıra bize yaklaştıkça heyecanımız artıyordu. Bando, daha da acıklı çalmaya başladığında sıra bize gelmişti. Baran kısık kısık ağlamaya başlamıştı. Aklına kim bilir ne gelmişti? Ölen ağabeyi mi, amcaları, dayıları mı?... Beceriksizce haç çıkarıp, bir avuç toprak aldım usulca attım. Yanımda kıpırdamadan başı öne eğik duran Baran’ı dürttüm. Haç mı çıkarayım, toprak mı alayım der gibi, yüzüme şaşkınlıkla baktı. Kızgınlıkla gözlerimi toprağa eğdim. Yere eğildi, avucunu açıp toprağı alırken kendini diz üstü mezarın taze toprağına kapadı..

 

Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Baran marşa kapılıp ağlamasaydı, işimiz işti.

 

Özgen Ergin

Gerçekedebiyat.com