Beyaz Elbise / Necati Güngör

Beyaz Elbise / Necati Güngör

09 Ekim 2019 - 725 kez okundu.

Biz aynı sınıfta okuyan üç arkadaştık. Ortaokulun üçüncü sınıfında... Seyfi, Aydın ve ben.  İçimizde, derslerle arası pek iyi olmayan Seyfi’ydi. Aydın’la ben, adeta yazgımıza boyun eğerek kendimizi derslere veriyor, daha iyi notlar alıyorduk. Öğretmenlerimiz de bize, daha bir yakınlık gösteriyordu.

Seyfi, biz arkadaşlarıyla yarışmak için değil de, geride kalmamak için kendini zorluyordu. Onu kendimizden ayrı görmediğimiz için biz de yardımcı olmaya çalışıyor; yazılı sınavlardan önce bir araya gelip, Seyfi, “Tamam, anladım” deyinceye dek konuları yineliyor ya da problem çözüyorduk.

Önümüzde daha uzun yıllar vardı okuyacağımız… Aydın’la ben, yazgımızı benimsemiş olduğumuz için, önümüzde duran yılları düşünerek moralimizi bozmuyorduk. Oysa Seyfi, yazgısına meydan okumak istiyordu sanki! Bir an önce hayata atılmak, herkesin saygı duyacağı, önemli bir adam olmak istiyordu. İçinde kaynayan bir istek kazanı vardı sanki. Kaynadıkça dışarı taşan…  Öte yandan neşeli, şakacı, dilinden şarkılar, türküler eksik olmayan biriydi Seyfi… Okumak, okullar bitirmek değil; şarkı, türkü söylemek, bu yolda ünlenmek, yaşamın asıl amacıydı onun için. Sesi de güzeldi hani, dokunaklıydı!

Havanın güzel olduğu bahar günlerinde, ders çalışmak için Belediye Parkı’na giderdik üçümüz birlikte. Parkın ağaçları bu mevsimde yeşillere bürünmüş, çevre yanımız güllerle, çiçek tarhlarıyla doluydu. Yaz akşamlarında rengârenk ışıklarla donatılan sahne henüz suskun olsa da, çay bahçesi açıktı. Çay bahçesinin müşterileri, genellikle bizim gibi ders çalışmaya gelen öğrencilerdi. Bahçenin işletmecisi, ders çalışan öğrenciler rahatsız olmasın düşüncesiyle, gündüz saatlerinde plak da çalmıyor; ağaçların dallarına konan kuş cıvıltılarından başka ses işitilmiyordu.

Yaz akşamlarında çok daha kalabalık, çok daha hareketli oluyor burası, geç gelenler oturacak masa bulmakta güçlük çekiyordu. Akşam yemeğinden sonra eşini ve çocuklarını yanına katan aile babaları parkın yolunu tutuyordu. Çay, kahve, gazoz içerek, dondurma yiyerek canlı müzik dinlemeye geliyordu insanlar. Çoğunlukla, sesi güzel yerel sanatçılar sahne alıyordu burada. Kâh oynak, kâh içli havalarla, parkı dolduran insanların gönüllerini fethediyorlardı… Beğenilen sanatçılar adeta alkış yağmuruna tutulur, sahneye güller atılır, ıslıklar, bravo sesleri koca parkta yankılanırdı! Böylesine ilgi gören türkücü ya da şarkıcı, yeniden sahneye dönüp, izleyenlerin yükselen alkışları eşliğinde birkaç parça daha okurdu.
Ders çalıştığımız anlarda Seyfi durup durup iç geçirir ve sahneye doğru seslenirdi:

“Göreceksin bak! Bir gün beni de kollarına alacaksın ey güzel sahne! Ampullerinin ışığı benim yanımda da cılız kalacak!…”

Aydın’la ben gülerdik onun bu özlemlerine... İstemediğimizden ya da kıskandığımızdan değil; bize, olmayacak bir düş gibi geldiğinden… Onun, böylesi düşlerin peşinde boşuna nefes tüketecek yerde, önce okullarını bitirip bir meslek edinerek hayata hazırlanmasını daha akla yakın gördüğümüz için…

“Gülün siz, gülün!” diye karşı çıkardı bize. “O gün geldiğinde, yakın arkadaşlarım olarak en ön masada yerlerinizi ayırtacağım. Siz masanıza kurulurken garsonlar çevrenizde fır dönecek. O zaman size sahneden gülümseyerek bakıp selam çakacağım! Tabii bu selamın ne anlamına geldiğini yalnızca siz anlayacaksınız!”

Sevgili arkadaşımızın böylesine içlenmesi üzerine Aydın’la ben mahcup olur, hemen çalıştığımız konuya dönerdik.

Ders çalışırken, ister istemez gözlerim sahneye kayardı arada bir. Sahne sessizlik içinde, arkadaşımızın oraya çıkacağı günü sabırla beklermiş gibi görünürdü gözüme. Yaldızlı süslemeleriyle adeta gülümser, renkli ampulleriyle göz kırpar, toplanmış perdesiyle selam verirdi.

Gerçekte Aydın da, ben de, Seyfi’yi sahnede şarkılar söylerken görmekten gurur duyardık.  Onun başarısı bizim için övünç nedeni olabilirdi. Ancak onun, derslerini, okulunu geri plana atacak kadar sahne düşleri görmesini yadırgıyorduk. Sahneye baktıkça içinin eridiğini görüyorduk…

“Ah!” diyordu. “Beyaz bir takım elbise yaptırabilsem… Yelekli, parlak kumaştan kuşağı olan jilet gibi ütülü bir takım elbise… Bütün dinleyicilerin gözü kulağı bende olurdu! Görkemimle gönülleri yakar, sesimle dinleyicilerimi kırar geçirirdim zevkten…”

“Yine düşlere daldın,” diye takılırdık.

O, takılmamızı ciddiye alır, içlenirdi yine.

Aydın, onun gönlünü almak için:

“Sen sahneye çık, beyaz renkli takım elbisen benden!”

O saniye gözleri ışıldardı Seyfi’nin:

“Yemin et!”


Aydın ciddi ciddi:

“Yemin ederim!”

Sarılıp öperdi Aydın’ı. Sonra bana döner:

“Bak, sen de bana şarkı sözleri yazacaksın tamam mı? Söz ver… Şöyle, insanların yüreğine dokunan şiirler olacak! Sizler benim kader arkadaşlarımsınız. Sahneden kazandığım parayı üçümüz yiyeceğiz!”

Türkçe öğretmenimiz, ara sıra beni kaydırır, şiir okuturdu. Belleğimde birçok ünlü şairin şiirleri vardı. Bu yüzden adım şaire çıkmıştı sınıfta. Defterimde kendi yazdığım şiirler de vardı ama, onları kimselere göstermiyordum şimdilik… Yalnızca en yakın arkadaşlarıma okutuyordum kendi şiirlerimi: Seyfi’yle Aydın’a… Yalnızca onlar, böyle bir ayrıcalığa sahipti.

Bütün bu anlattıklarım, içi heyecan ve düşlerle dolu haziran ayında yaşandı bitti. Sınavlara girip çıktık. Üçümüz de ortaokulu bitirdik o yaz! Temmuzla birlikte yaz tatiline girdik...  Bir bakıma, birbirimizden kopmuş olduk. Her günkü birlikteliğimizden yorulmuş gibi, bir süre için dinlenmeye çekilmiştik sanki. Yeni ders yılı geldiğinde yeni bir okula, liseye başlayacaktık. Hayat yolunda bir aşama daha ilerlemiştik.

Temmuz ayıyla birlikte kentimizin yaşamı da, görünmez bir el tarafından gündüzden geceye çevrilmişti, dersek yalan olmaz. Gece şenlik ve eğlence demekti… Gündüz güneşinin eritici sıcakları altında bütün canlılar birer köşeye çekilip adeta ölü taklidi yapıyor, güneş devrilir devrilmez yeniden canlanıyorlardı. 
Akşam serinliği başladığında insanlar artık evlerinden, işyerlerinden çıkıp ya yazlık sinemalara ya da Belediye Parkı’na yöneliyordu. Tabii bizim aile hariç değil! Bazı akşamlar, babam bizleri, yani annemi, kız kardeşimi ve beni yanına alıyor, parkın yolunu tutuyorduk. Annem sabahtan akşama kadar ev işleriyle uğraşmaktan, babamsa dükkânında müşterilerine söz anlatmaktan yorulmuş oluyor; akşam vakti gelince, biraz alışılmış dünyalarının dışına çıkmak istiyorlardı sanırım. Biz çocukları da yanlarında olmak koşuluyla…

Belediye Parkı şıkır şıkır, rengârenk ışıklar, cıvıl cıvıl sesler içindeydi geceleyin. Çadır tiyatrolarının çığırtkan sesleri, cambazhaneden yükselen alkışlar, ıslıklar, çay bahçesi sahnesinden yayılan canlı müzik birbirine eklenerek yıldızlı göğün altında yankılanıyordu.


İnanmayacaksınız belki ama, bu sesler arasında, sevgili arkadaşım Seyfi’nin o dokunaklı sesi de yerini almıştı! Onu öyle sahnede süslü püslü giysilere bürünmüş görünce müthiş bir sürpriz oldu benim için… Birlikte ders çalıştığımızı bilen annem de şaşırmıştı:

“Şu, senin sınıf arkadaşın değil mi? Neydi adı, Seyfi miydi?” diye sordu o şaşkınlıkla.

“Evet, o!” dedim.

Bizi işiten babam da gözlerini dikerek sahnedeki şarkıcıya dikkatle bakmaya başladı.

Birkaç hafta öncesinde içini çekerek seyrettiği sahnenin ışıkları altında kıvrak geçişlerle şarkıları, türküleri birbirine ekleyerek okuyordu şimdi. Nasıl rahat, nasıl güvenli, kırk yıllık sahne adamı sanırsınız.

Sonradan öğrenecektim; asıl sanatçı sahneye çıkmadan önce o çıkıyormuş. Şarkılarını söyleyip alkışlar arasında, üç kez eğilip hayranlarını selamlayarak çekilişini görecektiniz!

Dedim ya, büyük sürprizdi benim için, can ciğer arkadaşımı öyle, tepeden tırnağa beyaz giysilere bürünmüş olarak sahnede görmek… Donup kalmıştım! Rüyada mıyım diye kendimden kuşkulandım bir an.

Beyaz ceket, beyaz gömlek, krem rengi saten kuşak, yanlardan şeritli beyaz pantolon, beyaz ayakkabı, yıldız desenli beyaz çorap… Boynunda bir altın madalyonu eksik! Tıpkı geçen ay ders çalışırken söylediği gibiydi her şey. Siyah kıvırcık saçlarını da daha bir uzatmış, bir tutamını alnının üzerine düşürmüş...

Yoksul bir ailenin çocuğuydu Seyfi. Babası, çatı ustasıydı; yaz mevsimi boyunca çatı onarır, dam aktarırdı.

Kış mevsimi gelince genellikle evinde oturur, yazın kazandığı parayla ailesini geçindirmeye çabalardı.

Oğlu sahneye çıksın, şarkı söylesin diye ona giysiler alacak kadar parası yoktu adamın. 

Seyfi’nin ses sanatçısı olma özleminin altında, baba evinde iliklerine kadar duyumsadığı yoksulluktan kurtulma tutkusu yatıyordu elbet. Sahnelerde bülbül gibi şakıyıp alkış toplamak, dinleyenlerin hayranlık dolu bakışlarını üzerine çekmek, onun, hayata meydan okuyuşuydu ve kazanılmış bir utkuydu! Onun bu utkusunu paylaşmamak elbette mümkün değildi. Arkadaşım adına gurur duymaktan kendimi alamıyordum…

Yine de durumda bir tuhaflık vardı. 

Neden Seyfi’nin sahneye çıkacağından haberim olmamıştı? Ya, üzerindeki o, göz kamaştıran beyaz elbiseyi ne zaman diktirmişti? Daha önemlisi, parayı nereden bulmuştu?

Kafamın içindeki yanıtını bilemediğim bu sorularla uğraşırken, babam da bana takılıyordu:

“Oğlum madem böyle yakın bir arkadaşının konserine geliyorsun, insan hiç olmazsa önceden çiçek filan gönderir, öğren artık bunları!”

Ertesi gün, hemen Aydın’ların evine koştum. Ona Seyfi’yle ilgili haberi vererek şaşkınlığa uğratacaktım! Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalacaktı kuşkusuz… Eğlenecektim onunla.

Gel gelelim, Aydın evde yoktu. Kapıyı ablası açtı; nerede olduğuna ilişkin doğru dürüst bir şey de söylemedi. Ağabeyiyle birlikteymiş Aydın. Ağabeyi, Karayolları’nda mühendis olarak çalışıyordu.

Ortaokulu bitirmesi dolayısıyla kardeşini tatile filan mı götürmüştü acaba? Aklıma başka bir olasılık gelmiyordu.

Aydın’la eğlenme hevesim içimde söndü kaldı öyle.

Kaç gün sonraydı, bilemiyorum. Belki bir hafta, belki daha az…

Seyfi’yle, sinema afişlerinin sergilendiği yerde karşılaştık. Hızlı hızlı yürüyordu. Film afişlerine göz ucuyla bile bakmadan… Beni gördü ama. Görür görmez, otuz iki dişini gösterircesine güldü. Hemen koluma girdi, kedisiyle birlikte gitmemi istedi. Beni konuşturmadan durumunu anlatmaya başladı:

“Fazla zamanım yok. Önce kuaföre gidip saçımı taratacağım, sonra da provaya yetişmem gerekiyor. Yanımda ol. Sana anlatacaklarım var.”

Sahneye çıktıktan sonra eski dostluğundan bir şey yitirmemişti Seyfi. Onun bu tutumu, içimi rahatlatmıştı doğrusu. Çünkü ünlenmiş kişiler eski çevrelerini terk eder, eski arkadaşlarını tanımazdan gelir gibi bir önyargım vardı. Seyfi’de en küçük bir değişme yoktu oysa. Her zamanki içtenliğiyle koluma girip beni yanı sıra sürüklemesi hoşuma bile gitmişti.

Yolumuzun üstündeki berbere uğradık; saçını başını düzelttirdi burada. Berber koltuğunda bir yandan saçını kesen kalfayla konuşurken bir yandan da bana laf yetiştiriyordu.

Berberden çıkınca yine kol kola parka kadar yürüdük. Akşamki programında söyleyeceği şarkı ve türküleri, önceden prova etmesi gerekiyormuş.

“Sen bir köşede oturur, bizim çalışmalarımızı izlersin. Provadan çıkınca bahçede oturur birer çay içeriz,” dedi. “Bizim Hoca bildiğin gibi değil; çok titiz! En küçük bir falsoda, parçayı baştan alır. Kendisi keman üstadı. Kemanda üstüne yok… Mübareği çalmıyor da ağlatıyor sanki! Tanıyacaksın şimdi.”

Seyfi durmadan bir şeyler anlatıyordu. Anlattıklarına biraz ara verse, ben de kafamdaki soruları ona sorma fırsatı bulabilecektim. Ama sevgili arkadaşım sözlerine bir türlü nokta koyamıyordu.

Parka geldik. Çay bahçesinin arkasındaki tek katlı, ağaçlar arasında pek de görünmeyen bir yapıya girdik. Tren vagonu gibi tek tek odacıklar sıralanıyordu yapı içinde. Bu odacıklar, sanatçıların soyunup giyinme yerleriymiş. Odacıklardan birinin anahtarı Seyfi’deydi. Kapısını açıp şöyle bir göz attı. Beyaz takım elbisesi duvarda asılı, yerde de ayakkabısı duruyordu.

Meraktan içimi kemiren soruyu yönelttim hemen:

“Bu takım elbiseyi nereden buldun? Diktirdin mi?”

Durdu, yüzüme baktı, gülümsedi. Gözlerinin içine kadar uzanan bir mutluluk ifadesi vardı yüzünde.

“Anlatırım!” dedi. “Şimdi gidelim, Hoca’yı bekletmeyelim. Saatine bakıp duruyordur…”

Büsbütün meraklandırmak istiyordu sanki beni. Çaresiz onu izledim. Bir kapıyı vurdu, içeriden, “geel” sesini işittik. Kapıyı açtı, başıyla selam verdi önce, sonra kapı eşiğinde durarak Hoca’dan izin istedi benim için:

“Yanımda arkadaşım var, Hocam. Beni bekleyecek. İzniniz olursa, o da gelebilir mi?”

Hoca bana baktı. Başıyla gel işareti yaptı. Seyfi önde, ben arkada, içeri girdik. Bu oda salon gibi genişti. İçeride birkaç sandalye, iki koltuk vardı. Hoca, bir eline kemanı, bir elinde yayı, tellerin ses ayarını yapıyordu. Baş işareti dışında benimle ilgilenmedi. O an yalnızca kemanıyla ilgiliydi. Ben olabildiğince uzak bir noktaya sandalyemi çekip oturdum sessizce.

Hoca kemanın akordunu bitirince birden güzel havalar çalmaya başladı. Sinercesine oturduğum yerde birden canlandım sanki! Orada yabancı olduğumu unuttum. Bir müzik selinin içinde buldum kendimi.

Kulaklarımın pası açıldı dersem yalan olmaz.

“Ne söyleyeceğiz bu akşam?” diye sondu Seyfi’ye Hoca.

Seyfi birkaç şarkı adı söyledi.

Hoca’nın yüzü biraz karardı ya da bana öyle geldi.

“Güzel bir parça, ama…” dedi Hoca. “Ağır parçalardan kaçınmalısın bence. Hem bahçenin havasını ağırlaştırır. Hem icrası zordur. Kaçtır söylüyorum, ağır parçalardan kaçınmalısın. İnsanlar buraya içlenmeye gelmiyor, şöyle hoşça birkaç saat geçirmeye geliyorlar.

Anlaşılan Seyfi, kemancıya boşuna “Hoca” demiyordu; ondan müzik dışında öğreneceği şeyler de vardı.

Sessizce oturduğum yerden, onun, teller ürerindeki perdelere ince uzun parmaklarıyla dokunuşlarını, kıvrak ve yumuşak hareketlerle yay çekişlerini izliyordum. Kemanın telleri üzerinden taşan ezgiler, berrak bir suyun yükseklerden dökülüşü gibi güzel duygular uyandırıyordu insanda.

Bir saate yakın bir süre, böyle yudum yudum, tadını çıkarak bir konser izlemiş oldum. Birlikte çalışacakları şarkılar bitince, Hoca kemanını kutusuna kaldırıp Seyfiye izin verdi.

“Hadi şimdi arkadaşınla ilgilen biraz,” diyerek bana da göz kırptı. Ben de kendisine gülümseyerek karşılık verdim. 


Dışarı çıkıp da bir masaya yerleşince, kafamı kurcalayan bütün soruları yığdım önüne Seyfi’nin…  Bu Hoca’yı nerden tanıyordu? Müzik derslerine ne zaman başlamışlardı? Ya o beyaz elbiseyi alacak parayı nereden bulmuştu? Görüşmediğimiz günlerde neler olup bitmişti?

İlkin afalladı Seyfi, hangi sorudan başlayacağını bilemedi! Sonra kafasını toparlayınca…

“Her şeyi Aydın ayarladı!” dedi. “Sağ olsun, bu yaptıklarını hayatım boyunca unutmayacağım! Seni de severim, arkadaşımsın, canımsın! Ama Aydın’a çok borçlandım…”

Heyecanla araya girdim:

“Aydın’ı aradım, evlerine gittim, ablasıyla konuştum. Evde yoktu. Ağabeyiyle birlikte bir yerlere gitmişler.

Ama nereye gittiklerini söylemedi.”

Seyfi başını salladı. “Biliyorum,” dedi. “Aklımı karıştırma ki olup bitenin hepsini anlatayım sana.”

O arada garson masamıza iki kâse dondurma getirip bıraktı.

“Hoca’dan…” dedi. “Afiyetle yiyin.”

Dönüp ocağa doğru baktık: Hoca, patronun masasına oturmuş kahve içiyordu. Seyfi bir anda yerinden fırlayıp, Hoca’nın yanına gitti, teşekkür edip döndü.

Yeniden sandalyesine geçtiğinde, mahcup bir mutluluk içindeydi.

“Görüyorsun işte,” diye açıkladı. “Esaslı bir adam! Çok anlayışlıdır…”

Ben hemen yapıştırdım soruyu:

“Nereden tanıyorsun?”

Bir an durdu Seyfi. Yüzüme baktı, bir şey anımsamaya çalışır gibi.

“Bırakmıyorsun ki anlatayım…” dedi. “Aydın’ın ağabeyinin üniversiteden arkadaşıymış. Uzun zamandır başka bir ilde çalışıyormuş; geçen yıl kendi memleketine dönmüş Hoca. Çocukluğunda öğrenmiş keman çalmayı. O gün bugün çalıyormuş… Üniversiteye, okumaya giderken de yanında götürmüş… Aydın, ağabeyine benden söz edince, ‘Gelsin, bizim Tamer’le tanıştıralım’ demiş... Aydın bana söyledi. Birlikte, Hoca’nın bürosuna gittik. Serbest çalışıyormuş burada. İnşaat projeleri çiziyor… Neyse. Biz gittiğimizde, Aydın’ın ağabeyi de oradaydı; önceden gelmiş. Tanışma, o tanışma… Serbest çalıştığı için, canı istediği zaman işyerinden çıkabiliyor…”

Onu can kulağıyla dinlerken, önümüzdeki dondurmayı yemeyi unutmuştuk. Erimeye yüz tut tutmuştu.

“Oğlum, senin merakın yüzünden dondurmam eridi!”

Seyfi’nin yakınmasına aldırmadan içimi kemiren ikinci soruyu da koydum masaya:

“Hem ye, hem anlat… Söyle bakalım, o beyaz takım elbiseyi hangi parayla aldın? Sakın, onu da Tamer Hoca aldı deme bana!”

Kaşığına aldığı dondurmayı ağzına götürecekken durdu. Çok duygulandığı belli oluyordu.

“Dedim ya, Aydın’ın iyiliğini ödeyemem! Gerçek dost, gerçek bir arkadaş o! Değerini bilelim. Böyle insan azdır…”

“Yahu, insanı meraktan öldürsün sen! Sonuca gelsene kardeşim!”

“Sonucu söyleyeyim sana: Rüyalarımı süsleyen bu şık takımı, Aydın kardeşim ısmarlayıp yaptırdı. Aile terzilerine gidip konuşmuş. Benim bir arkadaşım var, sahneye çıkması için beyaz bir takım elbise gerekiyor. Parasını daha sonra ödeyeceğiz, demiş… Terzi de, arkadaşını getir ölçüsünü alayım, demiş… Uzatmayayım, bana geldi Aydın; böyleyken böyle dedi. Dünyalar benim olmuştu! Birlikte gittik terziye, ölçü verdik…”

Yine araya girdim:

“Peki, Aydın şimdi nerede? Neden ortaya çıkmıyor?”

Seyfi yine suskunluğa büründü. Ama bir şeyleri gizlemek için değil de, duygudan boğazı düğümlenmişti. Gözleri nemlendi. Yutkundu…

“Bana diktirdiği takımın parasını ödemek için çalışmaya gitmiş…” dedi usulca. Yalnızca gözleri değil, sesi nemliydi Seyfi’nin.

Arkadaşımın ağzından çıkan sözcükleri bin merak içinde beklerken donup kalmıştım bir anda!

“Nerede çalışıyor? Nasıl bir işte?”

“Ağabeyi Karayolları’nda mühendis ya… Mevsimlik işçi çalıştırıyorlar, biliyorsun. Uzak yerlerde, yol yapıyorlar. Anlayacağın, iki ay boyunca, göremeyeceğiz kardeşimi. Ben sahneye çıkabileyim diye, dağ bayır dolaşıyor şimdi. Geceleyin rahat yatağında uyumak varken, çadırda yatıp kalkıyor. Ne iş yaptığını ben de bilmiyorum. Bildiğim, benim için tatilini feda etti! Ben sahneye çıkıp şarkı söylerken, arkadaşım kırlarda böceklerin vızıltısını, kuşların sesini dinliyor…”

Elini tuttum Seyfi’nin:

“Sakın üzülme!” dedim. “Arkadaş değil miyiz? Bir gün biz de onun için bir fedakârlıkta bulunuruz elbet!”

“Umarım öyle şansımız olur,” dedi Seyfi. “Bütün kalbimle dilerim bunu!”

Sonra bu duygu dolu anı bozmamak için ikimiz de sustuk… Suskunluğumuzun içinde saf, temiz, çıkarsız, güvenilir bir arkadaşlık vardı.


Necati Güngör

GERCEKEDEBİYAT.COM