Babamla Son Yolculuk / Celal İlhan

Babamla Son Yolculuk / Celal İlhan

13 Haziran 2019 - 953 kez okundu.

 

 


Aramızdaki uzaklık fazla olmasa da ayrı kentlerde yaşıyorduk babamlarla. 

Sık sık telefon etmeme karşın, hasta olduğunu bir ay sonra öğrenebilmiştim.

Yanında olmanın, bin kez hak ettiğini düşündüğüm ilgiyi ve özeni göstermenin sırasıydı. Telefondaki ses onunkine benzemiyordu, boğuktu, özlediğim ve alışık olduğum sıcak tınısından yoksundu.  Soluklanırken zorlandığını saklayamıyordu. 

Yozgat’ta, kendi olanaklarıyla doktora gitmiş, film çektirmiş, ilaçlar kullanmış ama ağrılarından kurtulamamıştı. Fabrikada işlerin sıkı olduğu bir zamana rastlamıştı rahatsızlığı. İzin istemem ters karşılanabilirdi. Ama öyle olmadı. Müdürüme nedenini anlatınca, “Geçmiş olsun, başka yapabileceğimiz bir şey varsa onu da söylemelisin,” diyerek gönlümü bile aldı. 

Karmakarışık düşüncelerle doluydum. Babamı ne durumda bulacağımı düşündüm yol boyu.  Onu hep güçlü, güvenli, dışa dönük halleriyle anımsıyordum. 

Kendinden öyle az söz ederdi ki…

Biraz zayıflamış olmasına, seksenin üzerindeki yaşına karşın kendini bırakmamıştı, dimdik ayakta buldum onu. Geçici bir rahatsızlıkla karşı karşıya olduğunu düşünüyordu.   Devlet Hastanesinde kolon filmi çekilmiş, filmi inceleyen doktor, bir şeyinin olmadığını söylemişti. O zaman, yemeden içmeden kesilmesi nedendi? İçini kemiren kuşkusu bundandı sanırım. 

Ankara’ya gidişin öyle kısa süreli olmayacağını, geri dönüşününse her zamankinden farklı olacağını anlamış gibiydi babam. Daha birkaç ay öncesine değin, koca kütüklerden kendi yöntemleriyle parçalayıp doğrayarak merdiven altına özenle yığdığı ve üstüne hiç koymasa bile, üç dört yıl yeteceğini söylediği, söğüt kavak odunları çıtırdayarak yanıyordu sobada. 

O gece hiç uyumadık sayılır. Köyden, gelmişten, geçmişten, sayıları onu geçen torunlarından söz ettik.  Kendinden, hastalığından konuşmak istemiyor, “Dünyaya kazık çakacak değilim, elbet bir gün…” diye geçiştiriyordu.

Sabah erken çıktık. Yozgat’tan iyice uzaklaşana dek gözlerini bile açmadı, görmeye değecek bir şey yok diyordu sanki. Uyur gibi bir hali vardı. Yerköy’ü geçince, Delice Irmağının çizdiği eğrilere takılmıştı, büyük bir dikkatle izlediğini fark ettim. Birlikte yaptığımız yolculuklardan anımsadığıma göre bu yörede, şimdi kullanılmayan büyük bir tuz ocağı vardı. Onun belleğinde bu bölgenin adı Tuzla’ydı. Babam, o tuz ocağından onlarca kez tuz çıkarmış, tuz tekeline ödediği üç beş kuruş karşılığında kağnısını doldurarak uğradığı köylerde tuz satmıştı. O kıtlık yıllarında baba evinin geçimine küçük bir katkı sağlamak için, aç susuz tuz satmaya çalışan yüzlerce köy delikanlısından yalnızca biriydi. Ve şimdilerde üstünden yıldırım hızıyla geçilen bu yol da onun ve yaşıtlarının emeğiyle kotarılmış, alın teriyle yoğrulmuştu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, gerek salma (vergi) adı altında, gerekse üç beş kuruş kazanç elde edebilmek uğruna kağnısıyla yol yapımı için tonlarca taş taşımıştı dağlardan. Sonra da o taşları pekiştirmek, yerlerine iyice oturmasını sağlamak için yarı aç yarı tok, Yerköy’ün ünlü sıcağında, camızlarıyla aylarca silindir çekmişti. O günlerde yakalandığı, “Bakımsızlıktan ve yorgunluktan oldu,” dediği bir sıtma hastalığı hikâyesi vardı ki içimiz burkulur, gözlerimiz dolardı dinlerken. Şimdi yine o günlerde gezindiğini, iç çekişlerinden, dalıp dalıp gitmesinden apaçık görebiliyordum. 

“Eee baba anlat biraz, Cumhuriyetin ilk yıllarında öküzlerinle, camızlarınla bu yollarda nasıl çalışmış, ter dökmüştün?” diye önünü açmak istedimse de kısa konuşmuş,  “Şimdi hepsi yalan oldu yavrum,” diyerek susmayı yeğlemişti. 

Hastalığıyla ilgili tüm araştırmaları Ankara’da yeni baştan yaptırmamız gerekti. Eşe dosta sorarak bulduğumuz yaşlı Profesör, Yozgat’ta çekilen filmi beğenmeyerek, yenisini istedi. Babam, kolon filmi çekilsin istemiyordu, “Yavrum bir yararı olmayacağı yere eziyet verecekler bana” diyerek karşı çıktıysa da doktor diretince razı oldu. Görüntüleme sırasında yanında bulundum. Doğrusu o yaşta bir hastaya bundan fazla acı çektirilemezdi. 

Bir gün sonra öğrendim kolonlarının babama ihanetini. Doktoru, “Yapılacak bir şey yok, kolon tümüyle elden çıkmış, yaşının ilerlemiş olması da ameliyat şansını ortadan kaldırıyor,” demişti. 

Bu yeni bilgiyle eve dönerken, gözyaşımı tutamamış ağlamıştım.

Babam için ilk ve son ağlamam oldu bu.

Kimseye yük olmak istemeyen babam, günleri saymaya başlamıştı yine. 

“Bugün otuz altı günü tamam ettik” demişti küçük kardeşimin evine giderken. Bu sözünden; yeterince rahatsızlık verdiğini, daha fazla kalmak istemediğini anlamamız gerekiyordu. Sanıyorum yirmi gün kadar da onun evinde kaldı.  Son bir ayını ablamın evinde geçirdi.  Barsaklarının sık yineleyen sancılarına, kendini toparlamakta çektiği güçlüğe karşın her sözü ve davranışı ince hesaplara dayanıyordu sanki. Bursa’da bulunan iki oğlunu ve torunlarını çağırdı ablamlarda iken. Hepsi bir tamam geldi. Onların gelmesiyle görülür biçimde iyileşmiş, az da olsa bir şeyler yemeye bile başlamıştı. 

İşi gücü vardı herkesin, üç gün sonra geri dönmek zorunda kaldılar. Son direnç noktasını da yitirmişti sanırım, durumu yeniden bozuldu. Meyve suyundan başka bir şey alamıyor, buna karşın karın ağrısından duramıyordu. 

Günden güne ışığı sönen gözlerinde ne bir ölüm korkusu ne de öbür dünya kaygısı vardı. Bir sabah, “Oğlum, beni Yozgat’a, evime götür. Burada torunlarımın önünde can vererek öyle hatırlanmak istemem…
Gitme zamanı geldi. Şu kışta kıyamette, insanları getir götür işleriyle rahatsız etmek istemiyorum. Bu benim son dileğim,” demişti. Kararlıydı. Dileğini geri çeviremezdim. Boynumu büküp “Peki baba” dedim.
 
Bu kez, bir yakınımızın oldukça geniş ve rahat arabasını ödünç alarak yola çıktık.

Elmadağ karla kaplıydı. Yollarda seyreden tek tük kamyon ve otobüse rastlanıyor, onlar da kayabilecekleri korkusuyla yavaş ve özenli hareket ediyordu. Yerköy’e yaklaşana, babamın ünlü Tuzla Ocaklarının yakınlarına varana kadar kimse ağzını açmamıştı. Zavallı anacığım anlatılmaz kederler içindeydi. Gözlerinin yaşını daha çok içine akıtıyor, taşarsa, yemenisinin ucuyla kuruluyordu yanaklarını. 

Bir gölge gibi izliyordu kocasını.

Gözümü yoldan ayırmasam da arabanın iyi çalışan ısıtıcısı gevşememi sağlıyor,  kafam bin türlü anılarla dolup taşıyordu.

Bu kadar derinlere dalmanın bir sürücü için pek de iyi olmadığını düşünürken, enseme bir elin belli belirsiz dokunduğunu hissettim. Babamın kolunu kaldıracak gücünün olmadığından öylesine emindim ki irkildim. 

Otomobili sağa yanaştırıp durdum.  Annem, “Bir şey mi oldu, niye durdun?” diye telaşlı arkaya döndü. Camları bir an için açıp kapadım. Müthiş bir ayaz vardı dışarıda. Sürücü koltuğundan arkaya dönüp, onunla konuşmaya çalıştım bir süre. Kendisini oturur hale getirmemi, pencereden çevreye bakmak istediğini anlatmaya çalışıyordu. İstediğini yaptım. Annemi arka koltuğa geçirerek bir yanını sağlama aldıktan sonra, öbür yanına yastığı, katladığımız battaniyeyi koyarak dik durmasını sağladık. 

Oturtulmasının verdiği sıkıntıyı aştıktan sonra, gözlerini karla kaplı uzayıp giden tarlalara çevirdi.  İniltili, güç anlaşılır bir sesle, “Tuz Ocakları… Yerköy’e az kaldı” dedi. Bu tanıdık yerlere baktıkça, yorgun bakışlarının canlandığını görüyordum. Sonra gülümsedi babacığım. O anda nerede olduğumuzu bir soran olsa, doğru yanıtlamakta güçlük çekeceğimden emindim. Babam, çoktan yitirdiğini sandığımız bilinciyle bulunduğu yeri bir bakışta belirleyebilmişti. Annem, babam ve ben, içimizde buruk bir mutluluğun kıpırdadığını duyar gibi olmuştuk.   
 
Yozgat’a varıp, evimizin önünün en az elli santim karla kaplı olduğunu görünce, ambulansla getirmeyi neden düşünemedim diye kendimi suçlamıştım. Evden yirmi metre uzakta park etmek zorunda kaldım otomobili. Babamı taşıyabileceğim genişlikte bir yol açmak gerekiyordu. 

Otomobilin içi sıcaktı. Babamı orada bırakıp yaklaşık bir saat kadar çalıştım yol açmak için. Havanın onca soğuk olması buram buram terlememe engel olamamıştı. Onu sırtladığımda vücudum su içindeydi. En çok da girişteki merdiveni çıkarmak hırpalamıştı beni. O gün kasığımda duyduğum yanmanın bir iç doku yırtılması olduğunu anlayamamıştım, üç yıl sonra bir ameliyatla ancak kurtulabilecektim.  
 
Sırtımda babam, odaya girdiğimde annem evi umduğumdan daha çabuk ısıtmayı başarmıştı. Fırınlı odun sobası nar gibi kızarmış, üstündeki güğümden odanın havasını daha kolay solumamızı sağlayan bir buhar yayılıyordu.

O gece yorgunluktan olacak, babam da bizde iki üç saat kadar uyuyabildik sanırım.

Babamın geri döndüğünü duyan konu komşunun ziyareti gün boyu sürdü. 

Gece herkes evinin yolunu tutuğunda o, bir adım daha yaklaşmış görünüyordu gideceği yere.  

Ankara ve Bursa’da kaygı içinde bekleyen çocuklarının telefonlarının ardı arkası kesilmiyordu. Son telefon ağabeyimdendi, yanında olamadığı için üzüldüğünü söylüyor,  “Çok sıkıntılı bir durumdayım, yarın ya da öbür gün orada olmak için elimden geleni yapacağım,” diyordu.  

Ağabeyim… En çok gurur duyduğu oğlu... İki yıl kadar önce düşürüldüğü iğrenç bir tuzak nedeniyle, ona derin acılar tattıran ilk göz ağrısı.  Onun yüzünden yediği vurguna karşın, ağzını açıp da sitemkâr tek söz söylemediği gözdesi. Yargılama sonunda temize çıktığını görmeden gitmesi ne korkunç olurdu.  Böyle bir talihsizliği yaşamadı çok şükür.
 
Ağabeyimin telefonuyla, köyden kente göçümüz canlanıyor belleğimde.

Onun, ilkokul üçten lise birinci sınıfa değin beş yıl hısım akrabanın yanında sığıntı gibi okuması, ardından da benim ortaokula başlamam, babamın köyü bırakıp kente göç etmesini zorunlu hale getirmişti.  Koyun, kuzu, inek, dana elinde ne varsa satarak biriktirdiği parayla, bu evin yerinde bulunan, Ermenilerden kalma eski bir evi satın almıştı. 

Kim bilir kaçıncı kez el değiştiren ev; tek katlı, geniş oturma odasında eskimiş gömme yük dolapları, baklava dilimleriyle oya gibi işlenmiş ve ortasına oyma güllerle bezenmiş bir göbek oturtulmuş görkemli tavanı, şimdiki şömineleri andıran ocağı, köşeye yerleştirilmiş banyoluğuyla benzerini hiç görmediğimiz bir evdi. Sarı, kırık ve çatlaklarla dolu taş döşemeli bir girişle giriliyordu eve. Solda, elli santim yükseklikte, on metrekareden az olmayan toprak bir seki sağda ise sözünü ettiğim oturma odası vardı. Bir tarafa sapmadan doğru gidilirse, geniş tandır odasının kapısıyla karşılaşılırdı.  Arkada,  tandır ve orta boy bir odadan başka, odun kömür konulacak büyükçe, karanlık bir oda daha vardı. Oturma odasında olduğu gibi, tandırın tavanı da baklava dilimleriyle bezeli, isten kararmış olmasına karşın güzelliğinden bir şey yitirmemiş görkemli bir göbekle tamamlanıyordu. 

Dokuz bin liraya alınan ve en az yüz yaşında olduğunu tahmin ettiğimiz bu evin, önünde küçük bir de bahçesi vardı. Bakımsız, insan eli değmemiş, taş duvarları yer yer kağşamış, çer çöp dolu bir alandı bahçe. Henüz gençliğini yaşayan, boyu evin çatısını aşmış üç kavak ağacı kendini kurtarmışsa da bahçenin tam ortasına dikilmiş bir ceviz fidanı ilgisizlikten kuruyup yok olmak üzereydi. 

Babam, taşınıp yerleşme işini tamamlar tamamlamaz bahçeye yönelmişti. Önce, bel ve kazmayla tüm bahçeyi kazıp toprağı havalandırmış, taşlarını temizlemiş, biriken taşları kullanarak, küçük teraslamalarla tesviye etmişti. Karıklara bölerek ekim için hazır hale getirdiğinde, bahçenin yüzümüze güldüğünü fark etmiştik. O kadar çabuk yapmıştı ki bu işleri, evin eskiden nasıl bir bahçesi vardı, gözümüz de canlandıramıyorduk bile.

Yaklaşık on üç yıl oturdu bu eski Ermeni evinde. Bunun beş yılını, her yıl biri gurbete giden çocuklarıyla, kalan yedi yılını ise kendisinden yirmi yaş küçük yaşam arkadaşıyla, annemizle geçirdi.  

Yenisini yapmak üzere eski evi yıktığında, tavanındaki o eşsiz ağaç işlemeleri odun niyetine mi kullandığını, yoksa üç beş kuruş karşılığında birilerine mi verdiğini bir türlü öğrenememiştik. Babam bunu bizden saklamıyor, kendisi için hiçbir şey ifade etmeyen o tahta parçalarını ne yaptığını gerçekten anımsamıyordu. 

Evi yıkmasına gerekçe olarak, tavanının her an çökebileceğini söylemişti. O zamana değin iş güç sahibi olmuş biz çocuklarından da küçük yardımlar alarak, içinde son soluğunu vermek üzere olduğu bu beton evi, harcına terini katarak yaptı.   

Seksen altı yıllık bir yaşamı uzun bulanlar olabilir. Ama değildi.

 

Celal İlhan

GERCEKEDEBİYAT.COM