Ankara’yı neden severiz / Nadir Avşaroğlu

Ankara’yı neden severiz / Nadir Avşaroğlu

13 Şubat 2019 - 817 kez okundu.


 
Dino Buzzati’nin 1940 tarihli romanı Tatar Çölü. Roman, düşman ülke ile bir çöl vasıtasıyla ayrılan bir ülkenin sınır kalesindeki askerlik deneyimini anlatır. Yıllar boyunca çölün diğer yakasından gelecek düşman saldırısını bekleyen Teğmen Drogo, 4 aylık bir geçici görevle geldiği kaleye tutku ile bağlandığını ve 22 yıldır kimsenin saldırmadığı bu kaleden ayrılmadığını fark eder.
 
Bu kalede yapılan askerlik de giderek amaçsız bir eyleme veya eylemsizlik haline dönüşür; bu dünyada kendilerine ait kılabilecekleri tek şey olan kale, oradaki askerler ve Teğmen Drogo için vazgeçilmez bir sığınak olup çıkar. Savaş yoktur, düşman görünmemiştir, saldırı olmamıştır; ama kaledeki askerlerin hayatını anlamlı kılan tek şey o kalede yaşamak olup çıkmıştır.

 
 
Böyle başlamamın nedeni, yıllar önce Ankara’ya üniversite eğitimi için geldiğimde, bozkırın ortasındaki bu kasaba irisi kenti en geç dört yıl sonra, okul biter bitmez terk edeceğim konusunda ne kadar kararlı olduğumu hatırlamam. Çocukluğumda Ankara’ya dair hatırladığım tek şey kağıt 50 TL’nin üzerindeki süngülü, kasaturalı, miğferli asker fotoğrafıydı. Bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı olarak geldiğim bu şehirden kopamayacağımı asla düşünmemiştim.
 
Bir şehri güzel yapan arkadaş yüzleridir.
 
Bir şehri insana sevdiren, yapıları, parkları, bahçeleri değildir. İnsan ilişkileridir, yaşanmışlıkları, paylaşmalarıdır. Ortak duygularda buluşabilmektir.O şehirde arkadaşların yoksa oturup uzun uzun konuşamıyorsan, her hafta sonu aynı mekanda buluşup dost meclisi kuramıyorsan, belli aralıklarla bir araya gelip siyasetten, şiirden, sanattan, eskilerden konuşamıyorsan, o şehre ısınamazsın. Ankara gerçekten büyülü bir şehirdir. Ankara’yı yaşamayan herkes Ankara’dan nefret eder. Ankara’da yaşayanlar ise sevmediğini sanır, ancak on gün uzak kalsa deli gibi özler.
 
Sait Faik, “Bir insanı sevmekle başlar her şey” diyordu. Bir kentte insan gibidir. Dağı taşı, havası suyu, iklimi bitkisi elbette önemlidir. Ama bence, bir kent orada yaşayan, seven sevilen insan için de önemlidir ve bir kent insan için sevilir. Ankara demek, dostlar ve arkadaşlıklar demektir. O dostlar nereye dağılırsa dağılsın, yanlarına gittiğinizde Ankara’dasınızdır, tekrar yaşarsınız. Ankara’nın en önemli cazibesi budur. Asla kopmayacak bağlar ile birbirlerine bağlar insanları. O yüzden kendinizi hiç yalnız hissetmezsiniz. Başka kentte büyümüş olanların bu durumu anlaması çok güç.
 
Bir şehir, biriktirdiğin anılarla senin şehrin olur. Herkes, kişiliğini ve kimliğini edindiği yerlere tutkuyla bağlıdır. Kentin binaları, sokakları ile ortak bir ilişkiniz yoktur, yaşanmışlıklar, anılardır bir kenti yaşanır kılan. Bir arkadaşım derdi ki, on yıl Ankara’dan uzak kal, Gökdelenin dibinde üç cigara içimi bekle, mutlaka tanıdığın birileri geçer. Ankara; küçük, samimi ve tanıdıktır.


 
Doğrudur. Denizin ya da bir sahil şeridinin bir kente çok şey kattığı, doğrudur. Ankara’da kenarında balık-rakı yapacağınız bir Boğaziçi ya da saatlerce turlayacağınız bir Kordon Boyu yoktur. Ancak benim gibi, dostlukları, arkadaşlıkları, gençliği, delikanlılığı, zor günleri, hüzünleri ve sevinçleri yaşadığınız bir mekansa seversiniz, Ankara’yı.
 
Belki saatlerce ufka bakıp, seyredeceğiniz bir Boğaz manzarası ya da hafif bir meltem eserken gezeceğiniz bir sahil şeridinden mahrumdur, Ankara. Ama Sakarya Net Piknik’te bira, patates kızartması, kendinle baş başa kalmak istediğinde Dost Kitabevi, Denizatı Pastanesi'nde kuru üzümlü kek, Botanik Bahçesinde sabah yürüyüşü, Farabi’den, Cinnah’a çıkıştır, Ankara.
 
Kızılay’da yarım ekmek arası dönerle karnını doyurmak, yenilenmeye ihtiyaç duyduğunda Kızılırmak Sineması, Bahçeli 7. Caddede amaçsızca volta atmak, Yüksel Caddesi’nde yaz serinliğinde akşam vakti dolaşmak, kışın lapa lapa kar altında, soğuk havayı yüzünde hissederek saatlerce gezinmek, sonbaharda çınarlar sararırken Necatibey Caddesi’nde kalabalığa karışmak, Bulka Pastanesi’nde otururken geçen kızları seyretmek, sabah kahvaltısında Ankara simidi, Olgunlar Sokak’ta kitap bakmak, ellerin cebinde Kolej-Kızılay arasını yürümektir, Ankara.
 
Artık yaşlandım, Ankara’ya yeniden alışmaya çalışıyorum. Her fırsatta kentten kaçıp, detaylarını keşfediyorum, Ankara’nın. Artık dağları en güzel kaçış mekanları benim için. Hüseyin Gazi Dağı, Oran Ormanları, Ahlatlıbel, Eymir’in bayırları ve kıyılarıyla ODTÜ yerleşkesinin tepeleri. Yaşlı bir alıç ağacının altında, ömrümü geçirdiğim kente bakarken içimde hem sevinç var hem keder.
 
İnsan doğacağı yeri seçemez, bu çoğu kez annesi ile babasının kararına bağlıdır. Kişi şanslıysa, öleceği yeri belki seçebilir. Peki, yaşayacağı yeri seçebilir mi? Görünürde hepimizin böyle bir şansı var. Ama bana sorarsanız, bu düşünceyle avunmak da insanın kendini kandırmasından öte bir şey değildir. Yaşadığımız kentler, Buzatti’nin ölümsüz kahramanı Teğmen Drogo’nun bir türlü terk edemediği kaleye benzer. Ben herkesten farklıyım, alışkanlıklar bana hükmedemez, her an başka bir yere taşınabilirim der durursunuz. Oysa gerçek efendimiz alışkanlıklarımızdır. Tıpkı Drogo gibi uzun süredir yaşadığınız yerden ayrılmaya karar verdiğinizde iş işten çoktan geçmiş olur.
 
Ankara mükemmel bir kent değildir. Çok güzel bir şehir, asla. Hatta yaşanılası bir kent hiç değildir. “Peki o halde neden” diye soranlara verilecek bir cevabın olmaz. Ama kendinle başbaşa kaldığında için için güler, ufka bakarsın. Nedeni yoktur, bazen sadece seversin. 
 
Şaire göre en iyi kalpli, üvey ana. Güven duygusunun, kalıcı dostlukların, ayrılıkların, kısır döngülerin şehri. Sıcak ve samimi şehir, çocukluğumu, gençliğimi çalan şehir, büyüdüğüm ve daha da büyümek istediğim şehir. Ankara.
 
Nadir Avşaroğlu
GERCEKEDEBİYAT.COM