Ahmet Altan'ın son "küfür roman"ı / Selim Aydın

Ahmet Altan'ın son

15 Mayıs 2013 - 11133 kez okundu.

Kitap fuarlarından birindeydi, karşılaştığım bir hanım  öğretmenin aldığı kitaplara bakmak istemiştim. Önce görmemi istemedi. Elindeki torbayı çekiştirip kitapları çıkarmaya girişirken, terlemeye ve kızarmaya başladı. Torbadan çıkan kitabın adını görünce neden utandığını anlamıştım, buraya almam zor olsa da, öğretmenin okuduğu kitabın kapağında “S… et!” yazıyordu.

 

Görev gereği hızla okumam gereken bir kitap vardı. Otobüste, vapurda, pastanede okurken, ben de o öğretmen gibi kızarıp bozarıyordum. Acaba Ahmet Altan’ın “Son Oyun” kitabını herkesin ortasında okumam görenlerce nasıl karşılanıyordu? Sanki dönüp onlara açıklama yapmam gerekiyordu: “Yanlış anlamayın, ben bu kitabı eleştirmek için okuyorum. Yoksa…”

 

Yoksa 408 sayfalık bir vıdı vıdıyı okuyacak kadar boş bir insan değilim, hiç zamanım yok. Otuz yıldan beri, Yalçın Küçük’ün adını koyduğu bir edebiyat kategorisinin, “küfür romanları”nın kurucu yazarının, her sayfasında, insana ve topluma, öğretmenin kitabının adını savurduğu bir kitabı okuma eziyetine, katlanmazdım. Ama şair Hüseyin Haydar’ın deyişiyle, “toplumsal buyruk”, zorunlu kıldı.

 

 

"VERİYORUM! DEMEK Kİ VARIM"!

 

Ahmet Altan’ın romanında, yayınevi öyle pazarladığı  için roman diyelim, bir felsefecinin adı şöyle anılıyor: “Orospuluğun filozofu olmuşsun Sümbül, dedim, Madam Descartes gibisin… Veriyorum demek ki varım.” (Ahmet Altan, Son Oyun, s. 293, Everest Yayınları, 2013)

 

Romanın, yazar olduğu söylenen anlatıcı kişisi, para karşılığı cinsel ilişkide bulunduğu Sümbül’e söylüyor bunu. Bu kadar felsefe Sümbül’e fazla geliyor. “Valla lafın birinci kısmını anlamadım ama, dedi gülerek, ikinci kısmı doğru…” (s. 293) Ahmet Altan, yazar olduğunu iddia ettiği roman kişisi aracılığıyla felsefe deyince hep belden aşağıyı anladığını anlatıyor. Binlerce yıllık “felsefi” problemlerin cevabının yazarımızın "performans"ına bağlı olduğunu öğreniyoruz. “İnsanoğlunun binlerce yıldan beri merak ettiği bir çatışmanın, saf aklın mı yoksa maddenin mi daha belirleyici olduğu tartışmasının neticesi bir dağ otelindeki yatakta ortaya çıkacaktı.” (s.108) Felsefenin çetrefil dünyasında “saf aklın” ne mene bir şey olduğunu, “çatışma”dan “tartışmasının neticesine” nasıl geçildiğini anlayamadan, yazar cevabın deneyde yattığını gösteriyor. “Kendimi bu tuhaf düşüncelerle eğlendirip sakinleştirmeye uğraşıyordum, ‘Herkes felsefeye aklıyla katkıda bulundu, sen şeyinle sonucu açıklayacaksın’ diye söyleniyordum (…)” (s. 108) Görülüyor, Ahmet Altan’ın felsefe ve edebiyata katkısı pek yaratıcı ve derin bir yoldan gerçekleşiyor.

 

Acaba Ahmet Altan, edebiyat, felsefe, aşk deyince insanın yaratıcı  kutsallarıyla karşılaşmış kişiler olarak saygı duruşuna geçen bizlerle eğlenmek için mi bu cümleleri yazdı? 408 sayfalık bir işkenceye katlanıp bu cümlelere gelince iyice perişan olan biz duyarlı okurların nasıl tepki göstereceklerini bekleyip kıs kıs gülmek için mi?

 

 

 "YAŞAM YALNIZCA EĞLENCE VE OYUNDUR!"

 

Kapağında felsefecilerin adlarını taşıyan koca koca kitapların yazarı bir profesörün, 25 Nisan 2013 tarihli Cumhuriyet Kitap’ta, bu romanla ilgili methiyesini görünce, acaba ikimiz aynı kitabı mı okuduk, diye sormadan edemedim. Hele girişteki şu cümleyi okuyunca: “Dilsel malzemeyi sanatsallaştırmada olağanüstü başarılı olan Ahmet Altan, ‘Son Oyun’ romanını, sahil kasabasına gelen tanınmamış bir yazarın burada tanıdığı ve bolca seviştiği üç kadın olan Zuhal, Kamile ve Sümbül ve bu üç kadınla bağlantılı olan Mustafa, Raci Bey, oğlu Rahmi ve Tahtacı figürleriyle kurgulamıştır.” (Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Cumhuriyet Kitap, 25 Nisan 2013, s.12) “Dilsel malzeme”den söz eden, aynı cümlede üç kere “olan” diyen ve “bolca seviştiği” nitelemesinde bulunan birinin, “sanatsallaştırmada olağanüstü başarı” bulmasının ne değeri olabilir?

 

Hakkını yemeyelim, Prof. Dr. Onur Bilge Kula, nisan başında çıkan bu 408 sayafalık kitabı hızla okumada ve bir buçuk sayfalık geniş bir özetini çıkarmakta “olağanüstü” başarılıdır. Kitabın ana fikrini de çıkarmış: “Yaşam, yalnızca eğlence ve oyundur”. Bu, Altangiller, Kulagiller için böyle olabilir, ama bizim suçumuz ne; büyük yazarımız Oktay Akbal’ın deyişiyle, suçumuz insan olmak mı? 1 Mayıs’ta yürüyüşe giden 17 yaşındaki Dilan’ın yaşamı neden “yalnızca eğlence ve oyun” değil de, kafasına atılan gaz bombasıyla yaralanmak oluyor?

 

Ahmet Altan’ın roman kişisi, “bolca seviştiği üç kadın”la “oyun ve eğlence” içindeyken, yaşamda kadın erkek ilişkileri hiç de oyun ve eğlenceye benzemiyordu. İstanbul Esenyurt’ta “yüksek güvenlikli” sitelerden birinde yaşayan 24 yaşındaki oyuncu Halit Aslan, asansörde kız arkadaşına bakmasına bozulduğu Emre S.’ye, “Neden kız arkadaşıma bakıyorsun” diye sinirlendi. 7 Mayıs 2013 tarihli Yurt gazetesinin haberine göre, Emre S. “özür dilemek” için görüşme bahanesiyle çağırdığı Halit’e 9 arkadaşıyla saldırıp bıçaklayarak öldürdü. 1 Mayıs yürüyüşüne giderken bir savaş sahnesinin içine düşen lise öğrencisi Dilan’ın romanını yazmak ve okumak varken, gerçeklikle hiçbir bağı olmayan bir yazar müsveddesinin “şeyli” romanı ne işe yarar? Gençlerin, “kız arkadaşıma neden baktın” tepkisi gösterdiği ve birbirini öldürdüğü bir ülkede, bunun romanını yazacak yazarlar nerede? Ahmet Altan ve benzerlerinin kısır düşgücüyle, gazeteci diliyle roman diye doldurduğu sayfaları ancak profesör becerisi ve kültürü roman katına çıkarabilir. Buradayız.

 

 

"SAT BENİ!" DİYEN SEVGİLİ  

 

Prof. Dr. Kula, özetinde şöyle yazıyor: “Yazarla hem gerçek, hem de sanal dünyada yoğun bir cinsellik yaşayan romanın başkahramanı Zuhal, kasabanın belediye başkanı Mustafa’nın eskiden sevgilisi olduğunu, onunla buluşmayı sürdürdüğünü, ona hâlâ âşık olduğunu, sadece ‘kalpsiz erkeklerden hoşlandığı için bir zavallı’ olduğunu, buluşup seviştiği yazara ‘sat beni!’ diyecek denli açık sözlüdür.” Bu bozuk cümleyi düzeltmekle uğraşmayacağım, Kula’nın, bir kadının “sat beni!” demesini açık sözlülük olarak anlamasına dikkat çekmek istiyorum. Sevgilisine yan bakıldığı için ölümüne tepki gösterilen bir ülkede, Ahmet Altan’ın kukla kişisi Zuhal, öteki kuklası yazara “sat beni!” dediği için Prof. Dr. Kula’ca “açık sözlü” bulunuyor!

 

Cumhuriyet Kitap’ın aynı sayısında, Kula’nın özeti yeterli görülmemiş olmalı, bir başka yazar daha “Son Oyun”un özetini çıkarmış. “Sat beni!” isteğinin ne anlama geldiğini Metin Celâl’in yazısından aktarıyorum: “Zuhal tüm gizli arzularını yazarla paylaşıyor, hayata geçiriyor. İmam nikâhı da yapıyorlar, yazar pezevenk olup Zuhal’i satışa da çıkartıyor.” (Metin Celal, Cumhuriyet Kitap, 25 Nisan 2013, s. 10)

 

Bu kadarı Ahmet Altan’ın romanının nasıl bir mantık ürünü olduğunu göstermeye yeter. İlk romanından beri bir “küfür romanı” yazıcısı olarak kaldığını da belgeler. Yine de best-seller sektörünün bu yeni nesnesinin bazı özelliklerini sergilemek yararlı olabilir.

 

Metin Celal

 

Ahmet Altan’ın roman kişileri kimlerdir? Onlar, yazarın canının istediği gibi oynattığı kuklalardır. Romanın inandırıcı bir olayörgüsü olmadığı gibi, yaşayan, hayati çıkar ve tutkularıyla hareket eden, zorunluluklar içinde eylemde bulunan karakterleri de yoktur. Yazar, kuklalarına bir yığın lafla tutkular, sırlar yapıştırmaya çalışır. Kuklaları birbirine bağlayan ilişkiler iğretidir. Ahmet Altan’ın bu tatsız kukla tiyatrosunda her an her şey olabilir. Yeter ki romanı okutmayı sağlayacak belden aşağı felsefe sık sık sahneye çıkarılsın. Onun “şeyli” gerilimiyle, bir süredir Taraf’ta yazamadığı köşe yazılarını araya serpiştirsin.

 

Romanın anlatıcısı yazar, “bir cinayet romanı” yazmak için sakin bir yer ararken rastlantıyla geldiği bir kasabada konaklar. Bu yazarda Ahmet Altan’ın çizgilerini bulmak mümkündür. Çünkü gerçek bir yazar, “bir cinayet romanı” yazmak için harekete geçmez. Gerçek yazarın yaşamla, toplumla, gerçeklikle sorunu vardır. Bu sorunu ortaya koymak ve aşmak için yazar. Gerçekle hesaplaşma peşindedir. Bunu en iyi ve etkili yapacağı biçimi bulmaya çalışır. Şiir, roman, oyun, deneme arasında bir seçim yapabilir. Peki, “cinayet romanı” nereden çıkıyor; edebiyatta böyle bir tür yoktur. Yazar konusunu ve temasını bir cinayet olayı içinde kurgulayıp anlatabilir. Bunun adı cinayet romanı olmaz, yazılan, romandır. Suç ve Ceza’da Raskolnikov cinayet işledi diye Dostoyevski “cinayet romanı” mı yazmıştır? “Cinayet romanı”, romanın metalaştırıldığı ve edebi niteliğinin bozulduğu bir dönemin adlandırmasıdır. Roman, konusuna göre, pazarlamacıların işine geldiği gibi alt türlere indirgenemez. Eğer indirgenmişse Ahmet Altan’lar türünden yazıcılar ve onun kukla yazarı türünden kişiler sahneye çıkmış demektir. Sahnede gerçeği değil, gerçeği çarpıtan ideolojik vaaz var demektir.

 

Buradan, kitaptaki kişinin metalaşmayı sorgulamayan, Ahmet Altan benzeri bir yazar olduğunu çıkarabiliriz. Onun tek derdi tanınmamış olmaktır. Roman denilen şey boyunca anlattıklarına bakılırsa tanınmayışı bir gerçek değil, vehimdir. Çünkü bütün kasaba, kasabanın iktidar odağındakiler ve romandaki bütün kadınlar onun hayran okurudur.

 

 

MİRASYEDİNİN "ŞEY"Lİ HAZİNESİ  

 

Daha önemlisi yazarın hiçbir geçim sorunu yoktur. Her şeyi kolaylıkla satın alır. Bir yerde, nasıl geçindiği sorulunca, “gömü bulduğunu” söyleyerek alay eder. O toplumsal ve dünyevi bütün sorunların üstündedir. Bir tek şey hariç: felsefe yapma organının keyfi. Yazarı ve yazarı, hayata bağlayan tek bağ odur. Kitaptaki kişi, bir mirasyedidir. Üretime katılmadan tüketen, işlerini hizmetçiye gördüren, “şeyli” felsefesinin keyfince yaşayan bir asalaktır. Kitabın öteki kişileri de yazar benzeri zenginlerdir. Mustafa, Zuhal, Rahmi zengin çocuklarıdır ve hepsi ABD’de yüksek eğitim görmüşlerdir. Bu eğitimin bir tek Pensilvanya ya da Utah’ta yapılıp yapılmadığı belirsizdir. Zengin çocukları işletme ya da ziraat okusalar da, mafyatik işler yapsalar da, zengin bir edebi kültürleri vardır. Yazarla ilgilenmeleri ve ona hayran olmaları için buna gerek duyan Ahmet Altan hepsine bol keseden entelektüellik bağışlamıştır.

 

Kitapta ezilen sınıftan kişiler, gerçek yaşamdaki gibi egemenlerce önemsiz görülürler. Birer gölgeden farksızdırlar. Herkesi kendi yararına göre sınıflandırma ve değerlendirmeden geçiren anlatıcı yazar, onlardan “hayvanlar” diye söz eder. Onların kavgaları, acıları, arzuları hep üstten bir bakışla, horlanarak anlatılır. Yazar, internet iletişiminde “chat” oyunlarıyla alt sınıfların bütün bilgilerine ulaşır. Onların “sırlarını” ele geçirmekle övünür. Bütün telefonları dinleyen iktidarın yaptığına benzeyen, bu gayri insani, gayri ahlaki eylem, olağan ve meşru gösterilmektedir. Araya konan “şeyli” parçalar ve cinsel imalar için internet iletişimi bir hazine değerindedir. Ahmet Altan, “gömüyü” burada bulmuştur ve “şeyli” hazinesini abarta abarta sayfalar doldurmuştur.

 

Mirasyedi yazar kişiliğinin temel güdüsü, karşılaştığı  her kişi ve olayı kendiyle ölçmektir. Kendi herkesten zeki, seçkin, becerikli, üstündür. Bütün kadınlar ona hayrandır. Kitabın başında hiç okunmadığını söyleyen yazarı ne hikmetse kasabanın bütün kadınları okurlar. Hayranlıklarını yatakta tescillemek için yarışırlar. Bu yarıştan 408 sayfalık bir “şey” çıkmıştır.

 

Yazar dışındakiler sınıfsal hiyerarşideki yerlerine göre aptal, gereksiz, eziktirler. Yazar, sürekli başkalarına kendini övdürür. “Kadınlardan çok iyi anlar”. Kadınları en iyi o anlatır. Seni seviyorum dediği adama, “Sat beni!” diyebilen bir kadın kişiliği uyduran ve kadın ruhunu çok iyi bilen bir yazarın ürünüdür o.

 

 

AHMET ALTAN'IN "BELCE"Sİ!  

 

Yalçın Küçük, “Cumhuriyete Karşı Küfür Romanları”nda Ahmet Altan’ın dilini “belce” olarak adlandırmaktadır. Belce’yle nasıl felsefe yapıldığını yukarda görmüştük. Belce’nin en yetkin uygulamasını, kadın erkek ilişkisini anlatırken buluruz. “Yüzü, memelerinin uçları, kalçaları morararak kabarmıştı, her seferinde biraz daha fazla istiyordu, biraz daha fazla şiddet, biraz daha fazla acı, biraz daha fazla zevk.

 

Acıdan ve zevkten çığlık çığlığa bağırıyordu. İnliyor, haykırıyor ve ‘Sakın durma’ diye yalvarıyordu.” (s. 111) Görüldüğü gibi, yatılı okullarda lise öğrencilerinin gizlice okuduğu “Kaymak Tabağı” ölçüsünde bile cinselliği yazamayan bir “belce”yle karşı karşıyayız.

 

Kitabın orasına burasına serpiştirilen bu parçalar, Ahmet Altan’ın 408 sayfayı okutmak için kullandığı bir yazım tekniğinin ürünü. Yoksa aynı gazete fıkrasının sayfalarca yinelemesinden oluşan Tanrı’yla konuşmalarını kim okurdu. Büyük olasılıkla “kadınları en iyi anlatan” bu yazarın, hayran okurları, gazete fıkralarını atlayarak yalnızca sado-mazo çiftleşme sahnelerinin “belce”siyle tatmin oluyorlar.

 

Daha tuhafı, hiçbir sayfasında bir insanı betimlemeyi, bir eylemi canlandırmayı beceremeyen Ahmet Altan’ın “kadınları  en iyi anlatan” yazar blöfünü yutturmuş olmasıdır. Çıktığı gün ilk baskısı tükendiği haber yapılan böylesi bir kitap için bu kadar okur, Yalçın Küçük’ün sık kullandığı deyişi hatırlatmaktadır: “Ölmüşüz de habarımız yok!”

 

Bedenlerin umut veren çeşitliliği

 

Aslı E. Perker, Nisan 2013 tarihli Milliyet Kitap ekinde şunları yazıyor: “Ahmet Altan’ın kadınları iyi anladığı konusuna gelince… Bu da çokça söylenip neredeyse anlamını yitiren bir laf. Kadını iyi anlamak ne demek?” (Aslı E. Perker, Milliyet Kitap, Nisan 2013, s. 4)

 

Bu üç cümleyi okuyunca, bize ölmediğimizi gösterecek bir çimdik gelecek, hem de bir kadından eleştiri duyacağız beklentisiyle heyecanlanırken Aslı E. Perker şöyle sürdüyor: “Kadın bedenini iyi tanıyor, orası kesin. Neredeyse kadın vücudunu, uzuvlarını bizzat içinde yaşayıp deneyimlemiş kadar.” Aynen böyle ve bitmedi. “Nasıl oluyor da öyle olduğunu biliyor diye düşünmüşlüğüm vardır. Romanlarındaki kadınların hemen hepsinin büyük göğüslü olduğunu resmediyorum. Zira hepsinde muhakkak bir göğsünü erkeğin bedenine sürtme var. Tekrarlanan tek özellik bu fakat. Bunun haricinde onun erkeklerinin her tür kadın bedenini sevdiğini, takdir ettiğini anlıyoruz ki bu günümüzde çok okunan bir yazar tarafından yapıldığında çok güzel bir şey.” Bir kez daha, “ölmüşüz de habarımız yok!”; yazar hak ettiği okuru ve kadını bulmuş, diyorum. “Sado-mazo” mu, bir bedene indirgenmekten sevinç duyan bir kadın türü, okur yazar türü üretilmiş durumdadır. Yazar Aslı hanım, umut ve teselli peşindedir: “Bedenler tek kalıba girmeye çalışırken, tartı üzerinde yağ oranımız, su oranımıza kadar ölçülüp biçilirken beğenilen bir erkek yazarın çıkıp kimi karakterlerine her tür kadın vücudunu sevdiğini söyletmesi umut verici.” Umut, erkek egemen bir bakışla kadınları teslim almaktan söz eden, cinsel açlık içinde bir erkek sohbetini roman sayfaları olarak sunan bir yazarın fantezilerine konu olmakta bulunmaktadır.

 

Bu ülkede yazı yazmaya başlayan kadınlardan hiçbiri Kate Milet’in “Cinsel Politika”sını okumadı mı? Kadını aşağılayan ve bir cinsel nesne durumuna indiren bir küfür romancısını övmede bu ne büyük cesaret.

 

Cahiliye dönemindeyiz. Taşlar bağlanmış, köpekler sokakları  sarmış durumdadır.

 

 

İMAMA BİAT!

 

Ahmet Altan’ın 2013 versiyonu küfür romanı, dönemin iktidarına çok uygundur. Bu kez hedefte solcular değil, herhalde onlar hedef olamayacak ölçüde “marjinal” kalıyorlar, Cumhuriyet değerlerinin bütünü vardır. En temel hedef hür bir toplumsal yaşamın olmazsa olmazı laiklik ve yansımalarıdır. Yazar, kitap boyunca “yaradanla” konuşmakta, en ideal ve güzel imajları imam, cami, mümin için çizmektedir. Kamusallık düşüncesiyle alay etmekte, halkı hayvan sürüsü derekesinde çizmektedir.

 

Yalçın Küçük, “Küfür Romanları”ndan sonra bir de “Şebeke”  kitabı yazdı. Ekonomi politik bir çerçeveye kavuşan bir edebiyat kuramı oluşturdu. Yalçın Küçük’ün edebiyat kuramı, gerçekliği açıklamayı sürdürüyor. Ahmet Altan ve şebekesi, son küfür edebiyatını halkımıza okutmak için var gücüyle propaganda yapıyor.

 

Hiçleşen insan bundan sevinç duyduğunu ifşa ediyor. Prof. Dr.'ler lise öğrencilerden geri düzeyde özetleri edebiyat incelemesi diye yayımlıyor. Türkçeden nasibini almamış bir yazarın “belce” kitabına talep yaratmaya çalışıyor.

 

Söker mi? Emekçi halkımızın büyük sabahında, söken şafağında ne bayağı oldukları gün gibi ortaya çıkacaktır. Buna inanıyorum.

 

 

Selİm Aydın

Gercekedebiyat.com