Ses ve Öfke / Jean Paul Sartre

Ses ve Öfke / Jean Paul Sartre

09 Kasım 2014 - 16049 kez okundu.

Ses ve Öfke'yi (The Sound and the Fury) okuduğunuzda, ilkin yazış tekniğindeki gariplikler şaşırtır sizi. Acaba Faulkner öyküsündeki zamanı neden parçaladı ve neden bu parçaları da birbirine karıştırdı? Neden bu romanesk dünyaya açılan ilk pencere bir budalanın bilincidir?

 

Okuyucu dayanak noktaları yakalamak ve kendi kendine zamanın akış sırasını yeniden kurmak eğilimini duyar: "Jason ve Caroline Compson'un üç oğlu, bir kızı oldu. Kızları Caddy, onu gebe bırakan Dalton Ames'e verdi kendini; mutlaka bir koca bulmak zorunda kalan... "

 

Okuyucu bu noktada duraklar, çünkü Faulkner'ın bir başka öyküye geçtiğini farkeder: önce tasarlayıp sonra bir kağıt oyunu gibi oynamak üzere yaratmamıştır Faulkner bu düzenli entrikayı, bundan başka türlü anlatamazdı.

 

Geleneksel romanda bir düğüm vardır: baba Karamazov'un öldürülmesi; Les Faux-Monayeurs'de (Kalpazanlar) Edouard ile Bernard'ın karşılaşmasıdır bu. Ses ve Öfke'de boşuna ararız bu düğümü. Benjy'nin iğdiş edilmesi mi acaba? Caddy'nin zavallı aşk macerası mı? Quentin'in canına kıyması mı? Yoksa Jason'un yeğenine karşı duyduğu kin mi? Her bölüm, bakıldığı zaman, hemen açılmakta ve ardından başka bölümleri, bütün öteki bölümleri göstermektedir. Hiçbir olay olmamakta, öykü gelişmemektedir: her sözcüğün altında, duruma göre az ya da çok yoğunlaştırılmış olarak, kalabalık ve edepsiz bir orada bulunma (présence) gibi sezeriz bu öyküyü. Bu kuraldan sapışları bedelsiz ustalık gösterileri gibi görmek yanlış olur: bir roman tekniği, hep romancının metafiziğine götürür bizi. Eleştirmenin görevi, birinciye değer biçmekten önce ikinciyi bulup çıkarmaktır ortaya. Oysa kolayca görülür ki, Faulkner'ın metafiziği bir "zaman metafiziği"dir.

 

 

İnsanın mutsuzluğu, zamansal, yani zamana bağlı oluşudur. "Bir insan, kendi mutsuzluklarının toplamıdır. Mutsuzluğun bir gün gelip yorulacağı düşünülebilir, ama o vakit de, zamanın kendisi mutsuzluğunuz olup çıkar."!

 

İşte romanın gerçek konusu. Ve eğer Faulkner'ın benimsediği teknik, her şeyden önce zamana bağlı oluşun, kalımsızlığın (temporalite) bir yadsınması gibi görünüyorsa bu, bizim kalımsızlıkla kronolojiyi birbirine karıştırmamızdan ileri gelmektedir. Tarihleri ve saatleri icat edekn insandır: «İnsanın kendi kendine, her zaman, mekanik akreple yelkovanın keyfimize göre yapılmış bir kadran üzerindei durumunun ne olabileceğini sorup durması, akılsal çalışmanın bir belgisi (dir). Gerçek zamana ulaşabilmek için, hiçbir şeyi ölçmeyen bu buluntu ölçüyü bir yana bırakmak gerekir: "Zaman, küçük dişlilerin tik-taklarıyla kemirildiği sürece ölüdür. Ancak pandül durduğunda yaşamaya başlar." Demek ki, kol saatini kıran Quentin'in davranışı simgesel bir anlam taşımaktadır: saatsiz zamana sokmaktadır bizi. Saate bakmayı bilmeyen, budala Benjy'nin zamanı da saatsizdir.

 

Bundan sonra ortada kalan, şimdiki zamandır. Yeri, geçmiş ile gelecek arasında bilgece belirlenmiş olan ideal bir sınır değildir bu: Faulkner'in şimdiki zamanı özü gereği felaketlidir; bir hırsız gibi, kocaman, düşünülmez olarak üzerimize gelen bir olaydır bu - üzerimize gelen ve sonra yok olan bir olay. Bu şimdiki zamanın ötesinde hiç bir şey yoktur, çünkü gelecek yoktur. Şimdiki zaman, bir başka şimdiki zamanı iterek, bilinmiyen bir yerden çıkıp gelir; hiç durmamacasına yeniden başlayan bir toplamdır bu. "Ve... ve... ve sonra." Tıpkı Dos Passos gibi, ama daha yavaştan, anlatısından bir toplam yapar Faulkner: eylemler de onları yapan kişilerce görüldüklerinde bile, şimdiki zamana girince parçalanıp dağılırlar: «Komodine doğru gittim ve saati yine tersinden tutarak elime aldım. Camını, komodinin köşesine çarptım ve parçaları elime topladım ve sonra kül tablasına koydum ve akreple yelkovanı bükerek kopardım ve onları da kül tablasına koydum. Tik tak yine devam ediyordu."! Bu şimdiki zamanın öteki özelliği, “gömülme” dir. Daha iyisi olmadığından bu sözcüğü, o biçimsiz hayaletin bir tür hareketsiz hareketini göstermek üzere kullanıyorum.

 

Faulkner'da hiçbir zaman bir gelişme, gelecekten gelen bir şey yoktur. Dostumun, beklediğim kişi olduktan sonra çıkıp geliverişi gibi, şimdiki zaman ilkin gelecek bir olasılık olmamıştır. Hayır: şimdiki zamanda olmak demek, nedensiz olmak ve gömülmek demektir. Bu gömülme soyut bir görünüm değildir: Faulkner onu nesnelerin ta kendisinde kavramakta ve bize duyurmaya çalışmaktadır: "Tren bir yay çizdi. Makine küçük güçIü nefeslerle soluyordu, ve onlar böylece, bu zavallılık, zaman-dışı sabır, duruk sakinlik havası içine usulca girmiş olarak, yitip gittiler..." Ve daha ötede: "Örgü ören bir kızın hareketleri kadar kesin ve çabuk olan tahta pabuçlar, Coghei'nin ağırlığı altında, bir tiyatro sahnesi üzerindeyken birden hızla kulise çekilip yok edilen biri gibi, gelişmeksizin eriyiveriyordu." Görünüşe göre Faulkner, nesnelerin ta içinde, donmuş bir hız yakalamaktadır: solan, geri çekilen ve hareket etmeksizin eriyip giden, donmuş fışkırmalar yalayıp geçmektedir Faulkner'ı.

 

Bununla birlikte bu kaçıcı ve düşünülmez durukluk durdurulabilir ve düşünülebilir. Quentin, "Ben saatimi kırdım" desin isterse. Yalnız, o bunu dediği anda, davranışı geçmiş olacaktır. Geçmiş bir ad almakta, dile gelmekte, - belli bir ölçüde - kavramlar yardımıyla saptanmaya veya duygularla tanınmaya bırakmaktadır kendini. Sartoris’den söz ederken, Faulkner'ın olayları hep olup bittikten sonra gösterdiğini söylemiştik.

 

Ses ve Öfke'de her şey kuliste geçmektedir: hiçbir şey olmamaktadır, her şey olup bitmiştir. Kahramanlardan birinin o garip: "Ben şu anda yokum, eskiden vardım" deyişini anlamamıza izin vermektedir bu oluş. Faulkner bu anlamda da, insandan geleceksiz bir bütün yapabilir: "iklimsel deneylerin sonucu", "mutsuzluklarının toplamı", "elimizde olan şeylerin toplamı" yani; her an bir toplam çizgisi çekilmektedir, çünkü şimdiki zaman, yasasız bir uğultudan, geçmiş bir gelecekten başka bir şey değildir. Bu duruma göre Faulkner'ın görüş-açısını, üstü açık bir arabaya oturup geriye bakan bir adamınkine benzetebiliriz. Her an, sağından solundan, biçimsiz gölgeler, aralardan süzülen ışık kıpırtıları, titreşimleri, ışık konfetileri belirivermekte ve bunlar ancak çok sonra, geri gidilirse ağaç, insan, araba olmaktadır.

 

Geçmiş burada bir tür gerçeküstülük kazanmaktadır: çizgileri sert ve kesindir; değişmezdir; adlandırılamayan ve geçici olan şimdiki zaman onun karşısında zor dayanmaktadır; bir sürü delik vardır şimdiki zamanda ve bu deliklerden, yargıçlar ya da bakışlar gibi sessiz, kıpırtısız, sabit olan geçmiş şeyler doluvermektedir içine. Faulkner'ın monologları, hava boşluklarıyla dolu uçak yolculuklarına benzemektedir; her boşlukta kahramanın bilinci "geçmişe düşmekt" ve yeniden düşmek üzere ayağa kalkmaktadır.

 

Şimdiki zaman yoktur, oluşmaktadır; her şey geçmişte vardı. Sartoris'de geçmişe, “öyküler” adı verilmişti, çünkü söz konusu ailesel ve kurulmuş anılardı, çünkü Faulkner daha kendi tekniğini bulamamıştı. Ses ve Öfke'de ise daha kişisel, daha kararsızdır. Ama bu öylesine güçlü bir itkidir ki, Faulkner'ın kimi kez şimdiki zamanı maskelediği de olmakta - ve şimdiki zaman, bir yeraltı nehri gibi karanlıkta yol almakta ve ancak bir geçmiş zaman olduktan sonra ortaya çıkmaktadır. Quentin, Blaid'e kötü sözler söylediğinde, bunun farkında bile değildir: Dalton Ames ile aralarındaki tartışmayı yeniden yaşamaktadır. Ve Blaid onun yüzünü dağıttığında bu sövgülü dövüş, Quentin'in Ames'le yaptığı geçmişteki dövüş tarafından örtülmekte ve saklanmaktadır. Daha sonra Shreve, Blaid'in Quentin'e nasıl vurduğunu anlatacaktır: bu sahneyi anlatacaktır, çünkü artık bir öykü olmuştur o - ama olay şimdiki zamanda geçerken, perdeler arkasındaki geçici bir kayıp gidişten başka bir şey değildir. Beyni sulanmış ve belleği tıpkı bozuk bir saat gibi durmuş olan eski bir öğretim denetçisinden söz etmişlerdi bana: bellek hep kırk yaşı gösteriyordu. Adam altmış yaşındaydı, ama bilmiyordu bunu: en son anısı, bir lise dersi ve her gün üstü örtülü teneffüs yerinde yaptığı gezinti idi. Bu yüzden şimdiki zamanını bu yüce geçmiş yararına yorumluyor ve teneffüse çıkan öğrencilere göz kulak olduğuna inanarak, masanın çevresinde dönüp duruyordu.

 

Faulkner'ın kişileri de böyledir işte. Daha da kötüdür: düzenli olan geçmişleri, zaman sırasına göre düzenlenmemektedir. Gerçekte duygusal süslemelerdir söz konusu olan. Birkaç temel temanın çevresinde (Caddy'nin gebeliği, Benjy'nin iğdiş edilmesi, Quentin'in canına kıyması) sayısız ve sessiz kalabalıklar kaynaşır durur. Zaman sırasının saçmalığı, "saatin yuvarlak ve budalaca sav"ı (assertian) buradan gelmektedir işte: geçmiş düzen, duygusal düzen demektir. Şimdiki zamanın geçip gittikten sonra, anılanmıza daha yakınlaştığı sanılmamalıdır. Değişimi onu belleğimize yerleştirebileceği gibi, suyun akışına da bırakabilir; yalnız kendi yoğunluğu ve yaşamımızın dramatik anlamı onun alacağı düzeyi belirleyebilir.

 

Faulkner'ın zamanı böyledir işte. Tanımıyor musunuz bu zamanı?

 

Sözle anlatılamayan ve her yöne yayılan bu şimdiki zaman, geçmişin bu apansız baskınları, zaman sırasına uygun, ama gerçeklikten yoksun olan akılsal ve istemli düzenin zıddı bu duygusal düzen, bu hayaletimsi ve süreksiz anılar, takıntılar (obsession), yüreğin bu kesiklikleri... yani Marcel Proust'un yitirilip sonra yeniden bulunmuş zamanını görmüyor muyuz burada? Ayrımları görmezlikten gelmiyorum: örneğin, Proust için kurtuluşun zamanın ta kendisinde, geçmişin tümüyle yeniden canlanışında olduğunu biliyorum. Faulkner içinse, tersine, geçmiş hiçbir zaman yitmemiştir - ne yazık ki - hep gözümüzün önündedir, bir takıntıdır.

 

Zamansal dünyadan ancak mistik coşkunluklarla uzaklaşılabilir. Mistik, her zaman bir şeyler unutmak isteyen kişidir: kendi Ben'ini, ya da daha genellikle dili ya da nesnel görünüşleri. Faulkner'a göreyse, zamanı unutmak gerekir: "Quentin, sana bütün umut ve isteğin anıt kabrini veriyorum. Çok yazık ki onu, belki de, bütün insanlık deneyinin “reducto absurdum” unu (saçmalığa indirgenişini) elde etmek için kullanacaksın, ve gereksinimlerin, benimkilerden ve dedeminkilerden daha çok doyurulmuş olmayacak bunu yapmakla. Onu sana zamanı anımsayasın diye değil, ara sıra bir an için bile olsa unutasın, zamanı ele geçirmeye uğraşırken yorulmayasın diye veriyorum. Çünkü hiç bir savaş kazanılmaz, dedi o. Savaş alanı insana ancak çılgınlığını ve umutsuzluğunu gösterir ve zafer ancak felsefecilerin ve aptalların yanılsamasıdır." Light in August' daki kovalanan zenci de zamanı unuttuğu için o garip ve korkunç mutluluğuna erer birdenbire:

 

"Hiçbir şeyin - din, gurur, ne olursa olsun - size yardım edemeyeceğini anladığınız zaman değil, hiçbir yardıma gereksinim duymadığınız zaman."

 

Proust için olduğu gibi Faulkner için de zaman, her şeyden önce, “ayıran” dır. Proust'un, geçmişteki aşkları içine yeniden giremeyen kahramanlarının o derin uyuşukluğunu; geçmelerinden korktukları ve geçeceklerini bildikleri için tutkularına sıkı sıkıya yapışmış olan, Les Plaisirs et les jours'da anlatılan o aşıkları anımsıyor insan: Faulkner'da da aynı boğuntuyu buluruz: "Hiçbir zaman bundan daha iğrenç bir şey yapılamaz, çok iğrenç bir şey yapılamaz, insan yarın, bugün iğrenç bulduğu şeyi anımsayamaz bile"; ve: "Bir aşk, bir acı, önceliksiz nedenlerle satın alınan ve, istensin istenmesin, bir sonuca varan ve tanrıların o anda vereceği ödünçler ne olursa olsun önceden haber etmeden bedeli ödenen zorunluluklardır."

 

Doğrusu aranırsa, Proust'un roman tekniği Faulkner'ınki olmalıydı, metafiziğinin mantıklı sonucu buydu. Yalnız, Faulkner yitik bir insandır ve yitikliğini hissettiği içindir ki, kendini tehlikeye atmakta, düşüncesinin ta sonuna dek gitmektedir. Proust bir klasik ve bir Fransız'dır:

 

Fransızlar bol bol yitirirler ve sonunda da hep bulurlar kendilerini. Güzel söz söyleme tutkusu, açık düşünler beğenisi, akılcılık, Proust'u hiç değilse zaman sıralanmasının dış görünüşünü kurtarmaya zorlamıştır.

 

Bu yakınlığın derin nedenini çok yaygın bir edebiyat olayında aramak gerekir: büyük çağdaş yazarların çoğu, Proust, Joyce, Dos Passos, Faulkner, Gide, V. Woolf, her biri kendi yolunca, zamanı bozmaya uğraşmıştır. Kimisi onu geçmişten ve gelecekten yoksun bırakarak şimdiki an' ın katkısız sezgisi durumuna sokmuştur; kimisi de, Dos Passos gibi, ölü ve kapalı bir bellek yapmaktadır onu.

 

Proust ile Faulkner ise, yalnızca boynunu vurmuşlardır onun, elinden geleceğini, yani edimler ve özgürlük boyutunu almışlardır. Proust'un kahramanları hiçbir zaman bir şeye girişmezler: şüphesiz önceden görürler, ama bu önceden görüşleri kendilerine yapışık olarak kalır ve bir köprü gibi şimdiki zamanın ötesine atılamazlar; bunlar, gerçeğin önünden kaçan düş kurmalardır. Ortaya çıkan Albertine beklenen değildir ve bekleyiş, sonucu olmayan ve şu an'la sınırlı bir küçük kıpırdanıştan başka bir şey değildir.

 

Faulkner'ın kahramanlarına gelince, onlar önceden görmezler hiç; otomobil onları, yüzlerini geriye dönmüş olarak alır götürür. Quentin'in son günü üzerine yoğun gölgesini düşüren gelecekteki intihar insansal bir olasılık değildir; Quentin bir an bile kendini öldürmemesinin de olabileceğini düşünemez. Bu intihar hareketsiz bir duvardır, Quentin'in geri geri yaklaştığı ve ne anlamak istediği, ne de anlayabileceği bir şey' dir : "Sen bütün bu olanlarda, deyim yerindeyse, dış görünüşünde hiçbir değişiklik yapmaksızın saçlarını beyazlatacak bir macera görüyor gibisin."

 

Bir girişim değil, bir alınyazısı'dır bu; olasılığını yitirmekle, gelecekte varoluşu da sona ermektedir: bu intihar daha şimdiden bir şimdiki zamandır ve Faulkner'ın bütün sanatı, Quentin'in monologlarının ve en son gezintisinin daha şimdiden Quentin'in intiharı olduğunu telkin etme amacını taşır. Bana kalırsa, şu garip çelişki açıklanmaktadır böylece: Quentin son gününü, anılarını canlandıran biri gibi, geçmişte düşünmektedir. Ama kahramanın düşünceleri aşağı yukarı belleğinin parçalanışı ve kendisinin de yıkılışıyla rastlaştığına göre, anımsayan kim? Bu soruya, romancının ustalığı, geçmişi anlatmaya başlayacağı şimdiki zamanı iyi seçmesindedir, diye cevap vermek gerekir. Ve Faulkner burada, Salacrou'nun L'Inconnue d'Arras' da yaptığı gibi, şimdiki zaman olarak, ölümün son derece küçük an'ını seçmiştir. Böylece, Quentin'in belleği anılarını birbiri ardınca geçirmeye başladığında “Aradaki duvardan, Shreve'in yatağının yaylarının sesini, daha sonra pantuflalarının döşeme üzerindeki sürtünmesini işittim. Kalktım ...” çoktan ölmüştür. Bu kadar sanat ve doğrusu aranırsa, bu kadar düzenbazlık, yazarda bulunmayan gelecek sezgisinin yerini doldurma ereğini taşımaktadır.

 

Bu durumda her şey açıklanmakta, ve öncelikle de, zamanın akıl-dışılığı ortaya çıkmaktadır: şimdiki zaman beklenmeyen olduğuna göre, "biçimsiz olan" ancak bir anılar yığılmasıyla belirlenebilir. Sürecin (zamanın), "insanın özel mutsuzluğunu" teşkil etmesini de anlıyoruz böylece: eğer geleceğin bir gerçekliği varsa, zaman geçmişten uzaklaşıp geleceğe yaklaşır; ama eğer geleceği yok ederseniz, zaman artık şimdiki zamanı kendinden ayıran, koparan değildir: "Artık böyle acı çekemiyeceğin düşüncesine dayanamazsın sen." İnsanoğlu yaşamını zamana karşı savaşmakla geçirmekte ve zaman da insanı bir asit gibi kemirmekte, onu kendi kendisinden çekip ayırmakta, ve insansal'ı gerçekleştirmesine engel olmaktadır. Her şey saçmadır:

 

"Yaşam, bir budalanın anlattığı, ses ve öfke dolu, hiçbir anlamı olmayan bir öykü'dür."

 

Ama insanoğlunun zamanı geleceksiz midir?

 

Evet, çivinin, toprak yığınının, atomun zamanının sürekli bir şimdiki zaman olduğunu görüyorum. İnsan düşünen bir çivi midir acaba? Eğer insan evrensel zamana, bulutların ve gezegenlerin, üçüncü devir katlarının ve hayvan türlerinin zamanına, bir sülfürik asit banyosuna girer gibi dalmakla işe başlasa, sorun anlaşılacak. Ne var ki, an'dan an'a çalkalanan bir bilinç, önce bilinç, sonra zamansal' dır: zamanın ona dışardan gelebileceğine inanıyor musunuz?

 

Bilinç, kendisini bilinç yapan hareketle zamanlaştığında ancak «zaman içinde» olabilir; Heidegger'in dediği gibi, bilincin kendisini "zamansallaştırması" gerekir. Bu durumda da, insanı her şimdiki zamanda durdurmaya ve onu "elinde varolan şeylerin toplamı" diye tanımlamaya iznimiz olamaz: bilincin yapısı, tersine, gelecek içinde kendi kendisinin önüne atılmasını zorunlu kılar; onun ne olduğunu ancak olacağı şeyle anlayabiliriz, şu andaki varlığında ancak kendi öz olanaklarıyla belirlenir bilinç: Heidegger'in "ihtimalin sessiz gücü" adını verdiği şey de budur işte.

 

İhtimallerden yoksun ve yalnızca geçmişte olduğu şeyle belirlenen Faulkner'ın insanını kendinizde bulamazsınız. Bilincinizi yakalamaya çalışın ve yoklayın onu, göreceksiniz ki boştur, ancak geleceği bulacaksınız orada. Tasarılarınızdan, bekleyişlerinizden hiç söz etmiyorum: ama geçerken yakalayıverdiğiniz davranış bile, sonuçlanmayı onun dışında, kendi dışınızda, daha - değil' de tasarladığınız zaman anlam kazanır ancak. Dibini göremediğiniz ama görebileceğiniz, daha yapmadığınız bir hareketin sonunda olan - bu tas bile, alt yüzü görünmeyen (ama çevirebilirsiniz onu) şu beyaz yaprak ve çevremizdeki kalıcı ve yoğun bütün nesneler, en anlık, en yoğun özelliklerini geleceğe doğru uzatırlar. İnsan, elinde varolan şeylerin değil, daha elinde olmayan, ama sahip olabileceği şeylerin toplamı' dır.

 

Ve biz gelecek içinde böylesine yüzdüğümüze göre, şimdiki zamanın sertliği yumuşamıyor mu bu oluşla? Olay, bir hırsız gibi atlamaz üzerimize, çünkü o, özü gereği, Olmuş-olan-Gelecek'dir (Ayant été -Avenir). Ve geçmişin kendisini bile açıklamak istediğinde, tarihçinin görevi onun geleceğini araştırmak değil midir? Faulkner'ın bir insan yaşamında bulduğu saçmalığı, önceden kendisinin oraya koymuş olmasından korkarım. Yaşamın saçma olmadığı anlamına gelmez bu: ama saçmalık başkadır.

 

Faulkner'ın ve daha birçok yazarın, bu pek az romanesk ve pek az gerçek saçmalığı seçmelerinin nedeni nedir acaba? Bana kalırsa, bunun nedenini bizim bugünkü yaşayışımızın toplumsal koşullarında aramak gerekir. Faulkner'ın umutsuzluğu bana metafiziğinden önce geliyormuş gibi görünüyor: hepimiz için olduğu gibi, Faulkner için de geleceğin yolu tıkalıdır. Gördüğümüz, yaşadığımız her şey bizi: "Bu böyle sürüp gidemez" demeye zorlamaktadır, oysa değişiklik kıyametten başka bir biçimde düşünülememektedir. Olanaksız devrimler çağında yaşamaktayız ve Faulkner o olağanüstü sanatını, ihtiyarlıktan ve bizim boğuntumuzdan ölüp giden bu dünyayı anlatmaya kullanmaktadır.

 

Sanatını seviyorum, metafiziğine inanmıyorum: yolu tıkalı bir gelecek de, gelecek'tir: "İnsanî geleceğin önünde hiçbir şey bulunmasa da bu gerçek hesabını kapamış olsa da, varlığı o kendi kendini öne sürüş ile belirlenir." Örneğin tüm umutların yitirilmesi, insansal gerçeğin elinden olasılıklarını koparıp alamaz; bu yitme de  işte bu olasılıklar arasında bir varoluş türünden başka bir şey değildir."*

 

Heidegger: Sein und Zeit, (Varlık ve Zaman).



Jean Paul Sartre
Çev: Bertan Onaran

Gerçekedebiyat.com